Bir kaç yazıdır varoluşsal acımızın, o hiç geçmeyen tatminsizlik hissimizin kökenlerini, ve bunlardan mutluluğa doğru uzanan yolu araştırıyoruz. Gelin bir kere, bu sefer derli toplu bir biçimde aslında ne olduğunu ve buradan nasıl çıkabileceğimizi, nasıl bir yol izlememiz gerektiğini, yani hapishaneden çıkış planını ortaya koyalım.

Temel Problem: Olmadığın bir şey olduğuna inanmış durumdasın

Doğduğunda bir kimliğin yoktu. Ancak bu dünyada var olabilmek için "birisi" olman gerekiyordu. Problem şu ki, içeride hiç bir şey sana kim olduğunu söyleyemezdi. Kimlik dediğimiz, bize dış dünya tarafından sunulan, yakıştırılan ve bu yakıştırmaya da bizim de razı olduğumuz, aktif katıldığımız bir şey. Biz de bize anne babalarımız, yakın çevremiz, içinde bulunduğumuz sosyokültürel bağlam, zamanın zeitgeist'ı, vb. tarafından verilen tanımlara tutunduk, onları "ben" yaptık. Bu tanımların bir bölümü bizi destekledi, büyüttü, ilerletti; bir bölümü ise engelledi, yavaşlattı, küçülttü. Ancak hepsi bizi tüm olasılıklar evreninin çok ama çok küçük bir parçasına sıkıştırdı, kısıtladı, bir ben – ben değil ayrımına sıkıştırdı.

maskelerden kurtulmak
Ben – ben değil

Bunun üzerine anne babalarımız kendi yetersizlikleri ile devreye girdiler. Bir bebeğin sağlıklı bir benlik ve ego yapısı oluşturabilmek için ihtiyaç duyduğu en önemli iki şeyi, kendini, olasılıklarını ve sınırlarını araştırabilmek için etkin bir alanı ve tüm bunları yaparken güvenli ve destekleyici teması sağlamak konusunda, bunu kendileri de zamanında almadıkları için eksik kaldılar. Yani bebeğin hem fiziksel, hem de psikolojik alanını kendi korkuları, istekleri, öfkeleri ve arzuları ile işgal ettiler, hem de bunu yaparken bebekle özneden özneye bir ilişki kurmak yerine ona hayatta tutmak zorunda oldukları bir nesne gibi davrandılar.

Rüzgarların bizi savurduğu yer

Bunun sonuçlarını Bağlanma Kuramı'nda Bowly ve arkadaşları kapsamlı olarak inceliyorlar. Ancak her halükarda olan, çocuğun bu anne babanın eksikliğini kendi üzerine alması ve kendisi ile ilgili bir "eksik benlik" algısı üretmesi: Ben eksiğim. Ben yetersizim. Ben değerli değilim. Bende temelde eksik bir şeyler var.

Bu noktadan sonra tüm yaşamımızın bu eksik benliği tamamlamak üzerine yaşamaya başladık. Tüm yaşamımızı zevk alayım – acı çekmeyeyim, kazanayım – kaybetmeyeyim, onay alayım – reddedilmeyelim, iyi bilineyim – kötü bilinmeyeyim çabaları içinde geçirdik bu yüzden. Bunlara Buddha "sekiz dünyevi rüzgar" diyor, bizi o acıdan, bu tatminsizliğe savuran. Para, güç, pozisyon, başarı, ün, onay, güzellik, ilişkiler peşinde koşarak geçirdik. Bütün bunların bizi tam yapacağını umduk. Ancak bu gerçekleşmedi. Gerçekleşemez, çünkü tamamlamaya çalıştığımız şey bir kurgu. Olmayan bir şeyi tamamlayamazsın.

Bazılarımız bu çabanın, dünyevi şeylerle tatmin olma çabasının anlamsızlığını fark etti ve kurtuluşu ruhsal yollarda aramaya başladılar. Ancak bu eksik benliklerini oraya getirdiler, orada da başarı, güç, onay, pozisyon, tanınma, ün, ilişkiler (ruh eşi!) aramaya başladılar ve aynı tuzağın içinde buldular kendilerini.

"OK" miyim? Yok hala "ok" değilim!

Aslında sadece kendimizi "OK" hissetmeye çabalıyorduk.

"OK": Kaderim benim ellerimde.
"OK": Kendimi ve sevdiklerimi güvenli kılabilirim.
"OK": Kendimi kalıcı olarak tatmin olmuş hale getirebilirim.
"OK": Kendimin özünde kim olduğunu belirleyebilir ve bunu sabitleyebilirim.
"OK": Varolduğumdan emin olabilirim.
"OK": Dünyaya güvenebilirim, bana ihtiyacım olanı vereceği konusunda.
"OK": Kendime güvenebilirim: salaklık yapmama, saf olmama, çalışkan olma, tembel olmama, tutarlı olma konusunda, doğru olanı yapabilme konusunda, akıllı, dürüst, erdemli olma ve böyle kalma konusunda.
"OK": Kendimi sürekli olarak masum, sevilmeye layık, kabul edilebilir, yeterli hissedebilirim.

Ancak tüm bu önermeler ne kadar gerçekçi? İşte bu yüzden aslında kendimizi "ok" hissetme çabamız, eksik benlikten kurtulmak için eksik benliğin ateşine gaz dökmeye çalışmaktan başka bir şey değil.

Bütün bunların sonucunda da bedenimizde tatmin olamamanın bıkkınlığı ve endişesi içinde yaşamamıza dayalı gerginlik, kalbimizde geçmişin hayal kırıklıklarına ve geleceğin korkularına bağlı kapanma, ve zihnimizde bütün bunların sonucunda dönüp duran korku ve hırs dolu düşünceler nedeni ile bulanıklık içinde yaşamamıza neden oluyor. Üstelik bu gerginliğin, kapalılığın ve bulanıklığın nereden kaynaklandığını da göremedik. Doğal sandık. Hatta kendimiz, kendi doğal oluş halimiz, özümüz sandık.

Üç zehir: açgözlülük, öfke, cehalet

İşte bu nedenle bu üçüne üç zehir de deniyor: Açgözlülük, öfke ve cehalet. Ve biz, bu üçünün, gerginliğin, kapalılığın ve bulanıklığın, açgözlülüğün, öfkenin ve cehaletin pençesinde kavrulup duruyoruz. O yüzden bu yaşama samsara, bu bedene de samsara bedeni deniyor.

Bu samsara yaşamın ve samsara bedenin içinde olmak biz ne kadar farkında olmasak da o kadar rahatsız edici ki bu bedenden ve onun gerginliğinden, bu kalpten ve onun rahatsız edici duygularından, bu zihinden ve içinde dönüp dolaşan karanlık düşüncelerinden uzaklaşmak istedik, koptuk. Bedenimizden koptuk. Kalbimizden koptuk. Zihnimizdeki farkındalıktan koptuk. Kendimizden koptuk. Çevremizden ve şimdi burada olandan koptuk. Uyuştuk. Uyuşturduk kendimizi. Kopuk, gri, kısa vadeli hazların ve kalıcı olmayan mutlulukların peşinde koşan bir yaşama hapsettik kendimizi.

Umut Işığı

Ancak buradan bir çıkış yolu var. Sandığımız yerde değil, ulaşması hiç de kolay değil, ama var.

Sandığımız yerde, mantıklı duyulan yerde, düşüncelerimizin bize anlattığı yerde değil. Çünkü düşüncelerimiz bizi yine aynı yere, aynı tuzağa, aynı kısır döngüye, eksik benliğin pençesine götürüyor. Alkol şişelerinin üzerinde yazdığı gibi. Düşünceleriniz sizin dostunuz değildir. Düşüncelerinize, özellikle de açgözlülük, öfke, korku, arzu, endişe, tatmin beklentisi, güven ihtiyacı, kontrol isteği içeren düşüncelerinize güvenmeyin.

Olay biraz bataklığa saplanmış birinin yapması gerekene benziyor. Çabaladıkça batıyoruz. Derin bir yanılgının neden olduğu ıstırabı, yanılgının bize vadettiklerinin peşinde koşarak ortadan ortadan kaldıramazsınız. Tam tersine daha da içine çekilirsiniz bu yanılgının ağlarının.

Derin bir yanılgıdan kaynaklanan ıstırabı ancak bir şekilde bitirebilirsiniz: Dönüp de ben sandığımız yanılgının gözlerinin içine derinden bakarak. Kaçtığımız şeyden kaçmayı bırakıp da onun içine, hem de tüm farkındalığımızla girerek. Ve bu sayede yanılgının kendiliğinden ortadan kalkması için gerekli koşulları, alanı yaratarak.

Yol, Yordam, Yöntem

Ancak bunu yapmak o kadar da kolay değil. Tüm şartlanmanızın, alışkanlıklarınızın, zihninizin size anlattığı korku hikayelerinin tersine gideceksiniz. Bu nedenle ne işe, neden giriştiğinizi anlamanız lazım. Belki doğrudan deneyim olarak bilmediğiniz varoluşsal gerçekliğinizle ilgili en azından kavramsal olarak anlayış geliştirmeniz lazım. Ben sandığınız şeyin, o tamamlamak için çırpınıp durduğunuz şeyin, o "eksik benlik" hissinin aslında bir kurgu olduğunu anlamanız lazım. Bunu kavramsal olarak anlamanın da sizi buradan çıkarmayacağını, egonun çok güçlü olduğunu ve bu satırları okuduktan bir kaç saniye sonra tamamını unutacağınızı da anlamanız lazım. Bunu anlamadıkça çıkacağınız yol, sizi bataklığın içine geri döndürecek.

Bu nedenle hazırlanmanız, farkındalığınızı ve konsantrasyonunuzu son derece keskinleştirmeniz gerekecek. Bedeninizdeki gerginliğin şimdi ve burada ne olduğuna yanıt veren duyulara, kalbinizdeki geçmişin hazmedilmemiş duygularının şimdi – ve – burada hakkında bilgi veren hislere, ve zihninizdeki bulanıklığın farkındalığın berrak ışığına çözülmesi gerekecek. Bu sükunet, dinginlik ve geniş, açık alan gerektirecek, ve bu olmadan farkındalık ve konsantrasyon geliştirmek, çok ama çok zor.

Bunu yapabilmek için de çabalamayı, en azından ehil olmayan, bize yanılgımızın dikte ettiği çabayı bırakmamız, hatta durmamız, sakinleşmemiz, sessizleşmemiz gerekiyor. Gevşememiz, açılmamız, berraklaşmamız gerekiyor. Bedenimizde, kalbimizde, zihnimizde, olmakta olana dikkatlice bakabilmek için alan yaratmamız gerekiyor. Kendimizi, benliğimizi yapıştırdığımız gerginlikler, duygular ve düşüncelerle kendimiz arasında yaratacağımız bir psikolojik alan olmadan "ben"i, özneyi bu" nesne"lerden ayrıştırmak imkansız.

Üç Değerli İlaç

Bu üçüne, sükunet, dinginlik ve alan'a üç değerli ilaç deniyor. Sessizleştikçe, çabalamayı bırakıp sakinleştikçe, olanın olduğu gibi olmasına alan verdikçe, o alanın içinde dönüp de bedenimize, bedenimizdeki gerginliğe bakabiliyor, hatta ona içsel şefkat, merak ve farkındalıkla temas ettikçe, bu gerginliğin çözülmesine de yardımcı oluyoruz. Aynı şekilde kalbimizin hayal kırıklıklarına, yaralarına, hazmedilmemiş duyguların kalın kabuklarına anlayış ve şefkatle dokundukça kalbimizi kapatan, katılaştıran buzların da çözülmesini destekliyoruz bir yandan. Öte yandan zihnimizi kaplayan bulutlara da dokunuyoruz, onlara onlarla kendimizi bağdaştırmadan baktıkça, onlarla dokundukça bulutlar dağılıyor ve ardından farkındalığın berrak gökyüzü kendini göstermeye başlıyor.

Aslında bu şekilde yaptığımız bir şekilde çocukken ihtiyaç duyduğumuz ama bir şekilde alamadığımız o iki şeyi kendimize vermek: Alan ve Temas. Çünkü kendimize, şu anda olduğu şeye olduğu gibi olabilmesi için alan veriyoruz. Yargılamadan. Değiştirmeye çalışmadan. Düzeltmeye çabalamadan. Sadece şu anda ne oluyorsa, ne varsa, ne hissediliyorsa, ne oluyorsa onun olması için alan. Ancak bununla birlikte kendimizle bu olan şeyin arasındaki psikolojik alanın oluşmasına da müsaade ediyoruz. Bu hissedilenlerin için kendimizi kaybetmiyor, kendimizi onlarla kimliklendirmiyor, onlar olmuyoruz. Yani öfkenin, korkunun, kıskançlığın, endişenin, gerginliğin, acının, hazzın, neşenin içinde kaybolmuyoruz, öfke, korku, kıskançlık, endişe, gerginlik, acı, haz, neşe olmuyoruz. İçeride öfke var diyoruz. Korku hissediyorum diyoruz. Acı var şu an diyoruz. Neşenin içimizde doğmasını ve sona ermesini izliyoruz, ancak ona tutunmuyoruz.

Olan herseyin olmasına bu alan içinde izin veriyor ve onlara, deneyime, farkındalıkla temas ediyoruz. O zaman Welwood'un neden temas + alan = sevgi dediğini daha iyi anlamaya başlıyoruz. Güçlü Beden Berrak Zihin Açık Kalp Programı'nda katılımcılara sağlamaya çalıştığımız da işte bu: Kendimiz ve nasıl gerilip, kapanıp, bulandığımızı inceleyebilmek ve serbest bırakabilmek için böyle bir tarafsız, açık alan oluşturmak ve bu destekleyici alan içinde temas edilmesi gerekene temas edebilmemizi sağlayacak yapılar ve süreçler sağlamak. Bunun için de bedenle güçlü bir ilişki, kalpte açıklık, zihinde berraklık yaratan pratikler aktarmak, bunlara yatırım yapmak.

Erdemin doğuşu

Bunu yaptıkça ilginç bir şey oluyor. Zihnimiz daha da sakinleşmeye, bedenimiz daha da gevşemeye, kalbimiz daha da açılmaya başlıyor. Sükunetimiz artıyor, daha da dinginleşiyoruz, alan hissimiz genişliyor. Böyle oldukça olan herseye daha da derinden temas edebilir hale geliyoruz.

Bu sayede bu içsel sükuneti, dinginliği ve alan hissini tehdit edecek şeyleri hayatımızdan çıkarmak için karşı konulmaz bir itilim doğmaya başlıyor içimizde. Zihnimizi ve kalbimizi bulandıran, bizde gerginlik yaratan şeyler bu dinginlik ve sükunet içinde fazlaca gözümüze batmaya başlıyor.

Örneğin artık söylediğimiz büyük ve küçük yalanların bizim iç alanımızı nasıl dalgalandırdığını fark ediyoruz. Eskiden fark etmediğimiz kendimize ve başkalarına zarar verebilecek davranışları yapmak dayanılmaz hale geliyor. Zihnimizdeki olumsuz ve ehil olmayan düşünceleri fark ediyor ve durduruyoruz. Hayatımızı hazların ve geçici hırsların peşinden koşmaya adamanın nasıl bir huzursuzluk ve tatminsizlik yarattığını fark etmeye başlıyoruz. Bunların yerine koyacağımız iyi niyetin, şefkatin, tarafsız bir zihin halinin, ve sadece kendi çıkarımız için çabaladığımız ve başkalarını kıskandığımız bir ruh haline yerine diğerlerinin mutluluklarından keyif almanın nasıl bir içsel neşe, dinginlik ve mutluluk yarattığını fark ediyoruz. Bunlara yatırım yapmak bizim için kaçınılmaz hale geliyor. Bir anda "erdem" denen şeyin ne kadar keyifli bir şey olduğunu fark ediyor, belki de çok da çabalamadan "erdemli" hale geliyoruz.

Neyi besliyorsun?

Bu erdemlilik dönüyor ve içimizdeki sükunetin, dinginliğin, alan hissinin daha da artmasına yardımcı oluyor. Bu sükunet, dinginlik, alan, bedenimizin daha da gevşemesine, kalbimizin daha da açılmasına, zihnimizin daha da berraklaşmasına neden oluyor. Zihnimiz berraklaştıkça farkındalığımızı ve konsantrasyonumuzu geliştirmek kolaylaşmaya başlıyor. Meditasyonlarımız derinleşiyor. Zihnimiz, farkındalığımız, dikkatimiz onu kısıtlayan engellerden kurtuldukça daha çok şimdi ve buraya, ana çekiliyor. Bu sükunet, dinginlik ve alan içerisinde, farkındalığımızı ve konsantrasyonumuzu kendimize, olana, ben sandıklarımıza çevirmek, sorgulamak, tefekkür etmek daha da kolaylaşıyor.

Yolun Başı

Ve işte gerçek çalışma da ancak burada başlıyor… Kendimle, benle ilgili en temel hakikatin peşinde çıkacağım yolculuk, Kalp Yolu, işte burada başlıyor. Biz ancak durumumuzla ilgili temel ve doğru anlayışı edindiğimizde, buna uygun olarak doğru erdemi yaşamımızın merkezine koyduğumuzda, ve bu sayede doğru farkındalık ve konsantrasyonu geliştirdiğimizde, gerçek ve derinden mutluluğa doğru yolda ilerlemeye başlıyoruz. Umarım hepimiz bu yolu bulabiliriz.

Bu yola doğru ilerlemek için destekleyici alanı sağlayan ve teması fasilite eden bir çalışma içinde olmak için sizleri Güçlü Beden Berrak Zihin Açık Kalp Programı'na bekliyoruz.

güçlü beden açık kalp berrak zihin