Danışanım Ahmet, bir şirketin genel müdürü. Geçen yıl, tüm ekonomi ve özellikle içinde bulunduğu sektör dururken, Ahmet'in başında bulunduğu şirket, doğru yatırım ve ortaklıklarla satışlarını iki kattan fazla arttırmış. Bununla kalmamış, karlılık da ciddi oranda artmış. Yeni başladıkları yılda da %20 büyüme hedefliyorlar. Senenin ilk yönetim kuruluna girerken Ahmet, doğal olarak kutlama, tebrik, güzel sözler bekliyor. "Bir tartışma veya eleştiri olacaksa" diyor Ahmet, "bu kadar zor bir yılda da bu kadar iddialı büyüme hedefi koymamız konusunda olabilir, ayaklarımızı daha sağlam yere basmamızı söylerler herhalde". Ancak bu hedefe ulaşabileceklerinden emin, yeter ki bu büyüme hedefine uygun desteği yurtdışından alabilsin, yatırım yapmasına müsaade etsinler.

Yönetim kurulu sonrasındaki toplantımıza bayağı öfkeli ve tetiklenmiş olarak geliyor danışanım. Tebrik, kutlama faslı, Dell Bilgisayarları'nın kurucusu Michael Dell'in kendi şirketi için söylediği "biz başarıları bir kaç nano-saniye kutlarız" lafını aratmamış. Arkasından dediği gibi büyüme hedeflerini eleştirmişler, ancak beklediğinin tam tersine az bulmuşlar, düşünüşünü sorgulamışlar. Ahmet de tetiklenip karşı yanıt verince, verdiği yanıtların bazıları da kişisel yorumlar içerince, bayağı sert ve bazen de saygı sınırını zorlayan tepkilerle karşılaşmış. Harika sonuçların ardından yapılan toplantı, hiç anlamsız bir gerginlikle sona ermiş.

Görüşmemizde bu olayları aktarıyor Ahmet. Tabi ki takdir beklerken böyle bir yaklaşımla karşılaşmaktan mutlu değil, ama aynı zamanda tetiklenmiş olmasından, kendi tepkilerinden de mutlu değil. Bu gibi bir durumla nasıl başa çıkabileceğini, duygusal ve davranışsal yönetimini nasıl elinde tutabileceğini sorgulamak istiyor. Ancak öfkesi o kadar kuvvetli ki henüz, hemen tekrar yönetim kurulu başkan ve üyelerinin ne kadar saçmaladığından, hatta hadsizliklerinden bahsetmeye dönüyor.

Photographer: Adam Wilson | Source: Unsplash

O kadar haksızlığa uğradım ki…

Ahmet'i, anlattıklarını dinlerken, tüm o hikayesinin, olayları aktarış biçiminin altındaki temel bir tema, ana bir düşünce, bir yakarış yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Ahmet aslında tek bir şey söylüyor sanki: "Bu adil değil. Bu benim hakkım değil. Bana böyle davranmamaları gerekiyordu. Bana borçlular. Bu borcu ödemeleri lazım. Benim hakkımı bana iade etmeleri lazım".

"Ahmet" diyorum, "gel bir şey deneyelim. Bir cümle söylemeni, ve söylerken bu cümleye içinden gelen tepkilere, bunu söylemenin seni nasıl hissettirdiğine, bunu söylemenin ne kadar kolay veya zor olduğuna bakmanı rica edeceğim. Olur mu?"

Ahmet kabul ediyor bu deneyi yapmayı.

"Söylemeni rica edeceğim cümle şu: Dünyanın bana adalet borcu yok. Bunu söylemeyi dener misin? Ve bak bakalım bunu söylemek nasıl?"

Ahmet'in gözleri bu cümleyi duyar duymaz itirazla bakmaya başlıyor.

"Hayır Dost, söyleyemem. Bunun böyle olmasını istemiyorum".

"Ama bu söylediğim cümlenin doğru olduğunu biliyor musun? Böyle bir akitle mi dünyaya geldin?"

"Tabi ki doğru. Tabi ki öyle bir akit yok. Ama tüm varlığımı, tüm hayatımı ben adalet duygusu üzerine kurguladım. Nasıl söylerim bunu!"

Ya siz? Sizin için ne kadar kolay "dünyanın bana adalet borcu yok" demek? Ne kadar kolay veya zor, adalet beklentisinden vaz geçmek? Hangimiz bir gün dünyanın, dünyamızın, yani çevremizdeki insanların, sevdiklerimizin, işverenimizin, eşimizin, çocuklarımızın, arkadaşlarımızın, müşterilerimizin sonunda gösterdiğimiz o bütün çabaların karşılığını verecekleri, bize olan borçlarını ödeyecekleri beklentisi ile yaşamıyoruz ki. Hiçbir şekilde alamayacağımıza inandığımızda da işi ahirete havale ediyoruz, inancımıza göre cennet cehennem hayalleri kuruyoruz, bir sonraki yaşama, karmaya sırtımızı yaslıyoruz, "Allah'ından bulsun" diyoruz. Kaosun ardında bir düzen olduğuna inanmak istiyoruz.

Debt will tear us apart
“Borçlar bizi birbirimizden ayıracak”…

Adalet beklentisinin olmadığı bir dünya…

"Peki Dost" dediğinizi duyar gibiyim, "ne yani, adalet olmasın mı? Adalet istemek ve beklemekte ne sorun var ki! Onu da beklemeyelim! Dünya adil olmasın mı yani!"

Tabi ki olsun. Olmalı. Bence de. Hatta çoğu zaman öyle gibi de gözüküyor. Çabaladığımızda, doğru şeyleri yaptığımızda işe yarıyor gibi gözüküyor çoğu zaman. Çalışanlar çoğu zaman başarılı oluyor. Bedenine iyi bakanlar çoğu zaman uzun ve sağlıklı yaşıyor. Evliliğine ve eşi ile ilişkisine devamlı yatırım yapanlar çoğu zaman mutlu bir ilişki yaşıyorlar.

Ama garantisi yok. Böyle bir akit yok. Ortaya çıkan olgular, birçok koşul bir araya geldiği için oldukları gibi oluyorlar, ve bu koşulların çok ama çok azı bizim elimizde. O açıdan dünyanın bize adil davranmasına, bizim istediğimizi bize vermesine, hak ettiğimizi düşündüğümüz şeyi vermesine bel bağlayarak ilerleyemeyiz. Adalet, gerçekçi olmayan bir beklenti olarak, karşılanmadığında bizi tutsak tutacak, duruma etkin bir biçimde yanıt vermemizi engelleyecek çünkü.

Kendi kurduğumuz tuzaklardan çıkmak…

Ahmet'le bu gerçeği bir süre zihnimizde çiğniyoruz, çevresinden dolaşıp, sanki sıcak bir sobaya elimizi dokundurup çeker gibi, ufak temaslar sağlıyor, kendimizi alıştırıyoruz. Bir süre sonra bakıyor ki kaçış mümkün değil, bu gerçekle temas etti bir kere, bir daha duymamış gibi yapamaz, istemeye istemeye "tamam” diyor, “söyleyebilirim: Dünyanın bana adalet borcu yok". Tekrarlamasını istiyorum. Bir daha, bu sefer içine işleyerek tekrarlıyor bu evrensel gerçeği. Uzunca zamandır tuttuğu nefesini bırakıyor. Omuzları, karnı, nefesi, yüzü gevşiyor. İçine doğru bakıyor şu an…

"Evet… Yok!" diyor, hafif şaşkın. Tutunmayı bırakıyor. Yüzü daha da gevşiyor. "Zaten bizimkileri tanıyorum, bunu ilk defa yapmıyorlar, adamların kendince algıladıkları rolleri bu! Beni değil herkesi zorladıkları için çalıştığımızı, zorlamazlarsa çaba göstermeyeceğimizi sanıyorlar. Ne bekleyebilirim ki!" diyor. Bedeni, sesi, yüzü iyice gevşiyor. Bu farkındalığı ve değişimi destekliyorum, bu yeni düşünüş şeklini, bu özgürlüğü içine sindirmesine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Şimdi içeriden dışarıya, bana doğru çeviriyor dikkatini: "OK. Gerçekten adalet borcu yok, ve bana adaleti vermelerini beklemek kadar büyük bir tutsaklık yok. Bunu bırakıyorum, en azından bırakmak istiyorum."

Bir nefes daha alıp, son söylediklerini sindiriyor, ve sonra, buna benzer bir süreçten geçen hemen her danışanımın sorduğu soruyor kendine ve bana: "Peki o zaman, şimdi yapmam gereken ne var?"

Bu ve diğer tüm gerçekçi olmayan beklentilerimizi bırakmak, bizi tekrar bedenimize, içinde bulunduğumuz durumun gerçekliklerine, şimdi ve buraya, bir şeyler yapabilme gücümüze ve sorumluluğumuza geri götürür çünkü. Tutunduğumuz sürece mağdur ve masumuzdur, bu nedenle de güçsüz ve sorumsuz.

scrabble, scrabble pieces, lettering, letters, wood, scrabble tiles, white background, words, type, typography, design, layout, let it go, forgive, forgiveness, obsession, frozen, disney, move on, regret, despair,
“Bırak artık…”

Farkındalığın beklenmedik sürprizleri…

Seanstan birkaç saat sonra bana bir mesaj çekiyor. Diyor ki "Dost, çok politik bir ortamda ve toplantıdaydım. Herkes birbirine haddini ve yerini bildirmek için çabalıyor, herkes kendini en iyi, en mükemmel göstermek için yarışıyordu. Valla bu senin söz (artık benim oldu) çok işime yaradı. Her ne zaman tetiklenirken bulsam kendimi, "bana adalet borçları yok" dedim, ve inanılmaz rahatladım, sanki gözlerim açıldı, işte o zaman senin bana hep söylediğin “burada ne oluyor aslında, neye gerek var, bu insanın kendine bile ifade edemediği korkusu, ihtiyacı ne” diye sorabildim, ve ne gerektiriyorsa durum, onu yaptım. Ve herhalde bu tip ortamlardaki en iyi performansımı sergiledim, hiç kendimi öfke veya içerlemede kaybetmediğim için."

Ahmet, bu farkındalıktan sonra başka değişiklikler de yaptı. Ahmet'in yönetim kurulu sunumları çok fazla slayt, çok fazla rakam, çok büyük tablolarla dolu olurdu ve genellikle de aslında anlatmak ve vurgulamak istediklerindense o tablolardaki çoğu zaman da çok önemli olmayan bir rakam veya veri üzerinde, sonucunda kendisine "bu adil değil, bunu hak etmiyorum" dedirten tartışma ve sorgulamalarla geçerdi.

Bu seansımızın sonunda Ahmet şu saptamada bulundu: Bu adamlar rakamlar ve tablolardan çok, olayın hikayesini duymaktan hoşlanıyorlar. Ben ise ısrar ediyorum hikâyeyi rakamlardan anlasınlar diye. Olmayacak. Bunu bekleyemem. Onların duyabileceği gibi anlatmak durumundayım. Bence bu adil değil, ama başka yolu da yok. Beni benim istediğim gibi anlamak gibi bir borçları yok. Ancak onların duyabilecekleri şekilde aktarabilirsem, o zaman onların dikkatini, önemli olduğunu düşündüğüm, onların desteğini istediğim alana çekebilirim.

Sonraki toplantısı, aynen de bu şekilde geçti ve uzun zamandır destek alamadığı bir alanda Ahmet tüm yönetim kurulunun onayını alabildi.

Adaletin ardında gizlenen…

Aslında biz, her şeyin benim istediğim gibi, benim istediğim şekilde, benim istediğim hızda ve benim istediğim zamanda olmasına da "adalet" ismini takıyoruz. Bizim istediğimizi vermeyen herkesi adaletsiz olmakla suçluyoruz, bunun ne kadar adaletsiz bir tutum olduğunu umursamayarak. Adalet ve haklılığa tutunduğumuzda da, aynen kontrol ve masumiyete tutunup kaldığımızda olduğu gibi, liderlik yapabilmek, bir sistemde değişim yaratabilmek ve bunun için doğru eylemleri yapabilmek için yeterince özgür olamıyoruz, kendi kendimizi kilitleyip kalıyoruz.

Kontrol, masumiyet, adalet çok temel gerçekçi olmayan beklentilerimizden. Danışanlarımın neredeyse hepsiyle çalıştığımız konular bunlara bir yerinden dokunuyor.

14 Nisan’da başlayacak Yönetici ve Lider Koçluğunda Ustalık eğitiminin ilk modülü olan “İnsanların Kendi Önlerinden Çekilmelerine Destek Olmak”da bu ve benzeri bir çok vakayı inceleyecek, bu durumlardaki liderlik olasılıklarına ve koçlar olarak danışanlarımızın ve çalışanlarımızın bu olasılıkları görüp değerlendirmelerine nasıl destek olabileceğimize bakacağız.

Bu programla ilgili detaylı bilgilere bu linki tıklayarak ulaşabilirsiniz. Unutmayın, 28 Mart erken ödeme indirimi için son gün.