Yaşama Katlanmak: MareFidelis Klasikleri

Yaşamınızda nelere katlanıyorsunuz? Çevrenize bir bakın. Evinize, ofisinize, arabanıza, ilişkilerinize, alet edevatınıza, mali durumunuza, yaşam stilinize, içerinizde olanlara, kendinize bir bakın. Yaşamınızda, zamanınızı boşa harcayan, enerjinizi düşüren, sizi kötü hissettiren neler var? Evinizin yeterince güneş almamasına mı katlanıyorsunuz? Yoksa yeterince hızlı çalışmayan bilgisayarınıza mı? Veya çok fazla abur cubur yemenize mi? Belki de yeni aldığınız arabanın kapısındaki çiziğe? Belki de işiniz yüzünden hobilerinize yeterince zaman ayıramamaya? Eşinizin sizi inciten tartışma biçimine mi katlanıyorsunuz acaba? Veya patronunuzun sizin zamanınıza saygı göstermemesi olabilir mi aslında yaşamınızda istemediğiniz şey?

Kısaca tolerasyonlar diyeceğim bunlara. Katlandığımız, tolere ettiğimiz şeyler bazen koşullar, bazen fiziksel ortam, bazen kendi alışkanlıklarımız, bazen başka insanlar, veya nesneler olabiliyor. Bu tolere ettiğimiz şeyler yavaş yavaş yaşamımıza giriyor ve bizi esir alıyorlar. Bizi rahatsız eden, ve kendileriyle ilgilenilmediği durumda da bir süre sonra  bizi kendilerine karşı duyarsızlaştırarak kalıcı bir biçimde yaşamımıza yerleşen şeyler.

Herhangi bir koçluk çalışmasının başlarında, danışanımdan yaşamlarındaki tolerasyonlarını, yani katlandıkları şeyleri belirlemelerini isterim. Genellikle direnç gösterilen bir alıştırmadır bu. Ama bu direnç bize doğru yolda olduğumuzu gösteren bir işarettir. Çünkü katlanılan şeyler, içlerinde çözümü getirecek enerjiyi de barındırırlar çoğu zaman. Sadece o kadar duyarsızlaşmış durumda oluruz ki, neyin bir tolerasyon, neyin ise bir seçim olduğunun ayırdını yitiririz. Bu süreçten geçen bir danışanımın sözleriyle “yaşamımda tolerasyonlardan başka bir şey bulmakta zorlanır halde” buluruz kendimizi.

Bu farkında olmama hali, tolerasyonların yaşamımızda bu kadar yer tutmasının en büyük nedenlerinden biri. Ne, gereksiz yere nelere katlandığımızın, ne de başka bir yol olabileceğinin farkında değiliz. Bazen de bu katlandığımız şeyleri yaşamımızdan çıkarmak için yapmamız gereken çaba, almamız gereken risk, gözüken olası getiriyle kıyaslanınca bize mantıksız gözükebiliyor.

Hepimizin hayalleri, hedefleri, amaçları var. Ve biz, bu hayallere ulaşmak için elimizdeki bütün araçların hepsine ihtiyaç duyuyoruz. Katlandığımız şeyler ise ne bu araçlarımızı kullanmamıza, ne de istediklerimize doğru ilerlememize izin veriyorlar. Bir Çin atasözü “küçük hastalıklardır inlemelerimizin çoğunun kaynağı. İnsanın ayağı dağlara takılmaz, küçük taşlardır ayağımızı kaydıran” diyor. Ve bütün yan faydalarına rağmen, tolerasyonlar bize pahalıya mal oluyor. Bir şeye, bir ortama, bir koşula, bir davranışa, bir insana katlanıyor olmanın verdiği sıkıntı, huzursuzluk, değersizlik, mutsuzluk ve bıkkınlık duygularının yanında, tolerasyonlara odaklanırken enerjimizi ve dikkatimizi onlar üzerinde harcarken kaçırdığımız, göz ardı ettiğimiz bir sürü fırsatın maliyeti de var üzerimizde.

Sakın tolerasyonları yaşamdan çıkarmaktan kastettiğim şeyi hoşgörüsüzlükle karıştırmayın. Bir şeye hoşgörü göstermekle, bir şeye katlanmak arasında dağlar kadar fark vardır. Hoşgörü bir başka insanı veya kendinizi kabul etmek, onun olduğu gibi olmasına izin vermek, onu olduğu insan için yargılamamak ve sevginizi çekmemek demektir. Ama hoşgörü bir başkasının veya bir durumun size zarar vermesine izin vermeyi içermez. Birinin zarar gördüğü, başka birinin (kısa vadeli de olsa) kazanç sağladığı bir durumda hoşgörü söz konusu olamaz. Burada söz konusu olan tolerasyondur, burada söz konusu olan hoşgörü maskesinin altına saklanmış olan “zayıfların zorbalığı”dır, burada söz konusu olan “rahat ettiğim bölgeden çıkmayı göze alıp da hayır diyememeyi yumuşatma”dır. Ancak bu anlam farkını birbiriyle karıştırmamız, bizi istemediğimiz, bize maliyetli olan durumlara sokuyor. Bu, tolerasyonlardan oluşan bir yaşam oluşturuyor bizim için.

Yaşamdaki anlamlı herşeyde olduğu gibi burada da ciddi bir paradoks var aslında. Siz yaşamınızdan katlandığınız şeyleri çıkarıp ta kendinizi “tolerasyonlardan arındırılmış bölge” haline getirdikçe, diğer insanlara hoşgörünüz de artıyor. Yaşamızından sürtünmeyi çıkardıkça, sürtüşmeler de azalmaya başlıyor. Çünkü sınırlarınızı belirleyip, kendinize uygulayacağınız davranış standartlarını yükselttiğinizde, bu sayede değerlerinizi ve ihtiyaçlarınızı etkin bir biçimde ifade edecek ve isteklerinizin peşinde koşacak bir alan yarattığınızda kendinize, o zaman içinizde başkalarınıza ayıracak bir yer açmak daha kolaylaşıyor. O zaman seçim hakkınız oluyor. Ve işte o zaman yaptıklarımız katlanılan değil, içten bir “evet” ile, severek isteyerek yaptığımız şeyler oluyor. 

Comments

comments

By | 2014-08-31T21:24:53+00:00 Haziran 3rd, 2003|Categories: Blog, klasikler|0 Comments

Bir Cevap Yazın