Varoluşun Dört Seviyesi: MareFidelis Klasikleri

Kendi yaşamıma ve çevremdeki insanların ve danışanlarımın yaşadıklarına baktığımda dört ana evre, dört belirli aşama gülümsüyor sanki bana. Bu sanki yukarı çıkan bir asansör gibi, her katta duruyor ve biz o katta ne öğrenmemiz gerekiyorsa öğreniyoruz. Ben bunlara, “varoluşun dört seviyesi” diyorum. Tabi ki birbirinden kesin çizgilerle ayrılan seviyeler değil bunlar. Ama yine de ana varoluş yaklaşımı açısından birbirlerinden farklılar.

Birinci evre “ben yokum” evresi. Bir çoğumuz o ilk öz farkındalığına belki kazara belki de uğraşarak vardığımızda, o güne kadar yaşamımızı bu seviyede, “yokluk” aşamasında geçirdiğimizin de ayırdına vararız, içimiz acıyarak. Farkında olmadan bütün yaşamımızın bir “var olduğumuzu” kanıtlama çabası olduğunu görürüz birden.

Bazılarımız hiç kimseye hayır diyememiştir, hayırını kullanmadığı zaman ne kadar canının yandığını bilse de. Bazılarımız kendi yaşamlarını feda etmiştir diğerlerinin keyfi kaçmasın diye. Bazılarının fiziksel varlıkları ile yoklukları bile belli değildir, bu dünyadan hiç kimseye haber vermeden geçip de gitmek ister gibidirler. Bazılarımız ise hep başkalarının fikirlerini izler, başkalarının hayallerini yaşar, başkalarının düşüncelerinizi savunurlar. Sadece “varmış gibi” hissedebilmek için.

Yanlış anlamayın, “ben yokum” evresinde insanlar “başarısız” olurlar demedim. Başkalarının ölçütlerine göre inanılmaz başarılı olabilirsiniz, başarılı bir kariyer sahibi, dünya çapında bir yönetici, hatta bir ülkenin yöneticisi bile olabilirsiniz. Ama dünyanın bütün başarıları, size o içten “varlık” hissini yaşatamaz, hep eksiktir bir şeyler. Ve fark edersiniz ki bütün çabanız içinizdeki o büyük boşluğu, o yokluk hissini ortadan kaldırmak içindi.

Ve bir gün öz farkındalık denen şey çıkar karşınıza. Bir kitap okursunuz, bir seminere gidersiniz, veya bir şok yaşarsınız, veya terapinin işe yaramasına izin verirsiniz. İlk defa “ben varım!” diye bağırırsınız, avazınız çıktığınca! Var olduğunuzu iliklerinizde hissedersiniz, ve daha önce sizin varlığınızı kabul etmeyen herkesten uzaklaşmak ve onları elinizin tersiyle itmek istersiniz. Çünkü artık ben varım, hatta sadece ben varım. Ve sadece benim isteklerim, benim arzularım var, ve sen umurumda değilsin.

Öfkemiz o kadar büyüktür ki bu dönemde, içimizden geldiğince akıtırız ırmaklarımızı, önümüze geleni yakıp yıksa bile. O kadar uzun zamandır içimizde saklamaktayızdır ki bu öfkeyi, bu yok olma korkusunu, varlığını ispat edememe korkusunu, var olduğumuzun bir kanıtı olarak, sağlık dolu bir biçimde akar ırmaklar. Öfke derken şiddeti kast etmiyorum. Öfke derken kendini ifade etmekten bahsediyorum, her ne pahasına olursa olsun!

Sonra yavaş yavaş, sakinleştikçe, çevremize bakarız ve seni görürüz. Fark ederiz ki “ben varım… ama sen de varsın“. İşte o zaman empatinin, uzlaşmanın, ortak çözüm bulmanın, dinlemenin, paylaşmanın ne demek olduğunu anlamaya başlarız. Duygusal zeka diye bir şey olduğunu öğreniriz. Her etkinin bir tepkiye yol açtığını fark ederiz, ve beraber varolabilmenin de mümkün olduğunu anlarız. Kendi varlığımızı kaybetmeden senin de varolmana izin vermeyi öğreniriz.

Belki de ilk defa karşımızdakini görürüz, başımızı yokken saklandığımız delikten ve varken içine düştüğümüz sarhoşluğun içinden çıkararak. Gözlerimizi kullanırız belki ilk defa, ve karşımızdakinin de bizim gibi bir insan olduğunu fark ederiz. İşte o zaman katlanmak ile hoşgörü arasındaki farkı anlamaya başlarız. O zaman “ben seni olduğun gibi kabul ediyorum” cümlesinin ne kadar acımasız olduğunu fark ederiz, çünkü birini kabul edebilmek için onun normalde kabul edilmez olması gerektirdiğini, ve “kabul ediyorum” dediğimizde karşımızdakini ne kadar küçülttüğümüzü görürüz. Birden fark ederiz ki, sen benim kabul etmemi gerektirmeyecek kadar mükemmelsin.

Senin varolduğunu farkettikten ve seninle gerçek bir ilişki kurabildikten sonra birden çok önemli bir şeyi farkederim: “Ben, aslında senin sayende varım!” Bunu fark ettiğimde sarsılırım. Birden görürüm ki sen, bütün yolculuğumuz boyunca bana varolduğumu söylüyordun, ne söylemesi, bağırıyordun avazın çıktığınca. Ve ben, sen olmadan asla var olamayacağımı görürüm, ne kadar bunu zihnim almasa da!

Varlık denen şeyin aslında ne kadar göreceli bir şey olduğunu fark etmek, yaşamımı alaşağı eder, ve yeni baştan yaratır. İnsanın “ben” olmak için bir “sen” referans noktasına sahip olması gereğini anlamak bütün taşları yerine oturtur. O zaman anlarım, kutsal kitaplarda anlatılan “tanrının kendini bilmek için insanı yarattı” hikayesinin ne demek olduğunu, o zaman benim hep tekrarladığım, Medard Boss’un “Varolma ihtimali, insanın ilişki kurabilme kapasitesinde yatar” cümlesinin altındaki anlamı.

İşte o zaman, bütün yaşamım bir çekişmeden öteki çekişmeye zorlu bir mücadeleden, keyifli bir yolculuğa döner yavaş yavaş. Sabah size telefon açıp da haşlayan müşterime, patronuma, arkadaşıma içten içe teşekkür ederim, var olduğumu hatırlattığı, beni var ettiği için. Yaşamınızın bütün eski zorlukları beni var eden, bugüne getiren birer ders, karşıma çıkan ve iyi veya kötü hatırladığım bütün insanlar birer öğretmen, beni bana hatırlatan birer var eden haline gelirler. Ve işte o zaman, içimizi hem kendimize, hem de bütün yaşamımıza karşı bir bağışlama hissi kaplar ki, işte o zaman gerçekten var olmanın, özgür olmanın ne demek olduğunu anlarız.

Comments

comments

By | 2014-08-31T21:23:09+00:00 Temmuz 1st, 2003|Categories: Blog, klasikler|0 Comments

Bir Cevap Yazın