Sistem alanına girmek…

Evet, sistemleri ve içindeki insanların tahmin edilebilir, genel davranışlarını inceledik. Gördük ki, sistemler karmaşık, ve bu karmaşıklıkla başa çıkmaya çalışan insanlar ise tahmin edilebilir şekilde bu karmaşıklığa ve kendi üzerlerindeki baskıya katkıda bulunuyorlar. Ve biz koçlar da, eğer çok dikkatli olmazsak, bu sistemlere ve sistemlere liderlik yapmak isteyen insanlara destek olmaya çalışacağız derken kolaylıkla sistemin etki alanına girebilir, biz de sistemdeki parçalardan birisi haline gelebiliriz. Biz koçlar, ancak sistemin sınırında durabilirsek, sistemin parçası haline gelmeden sistemle ilişkili halde durabilirsek, sistemi gözlerken, bir yandan da sistemle ilişki içinde bulunan ve sistem tarafından etkilenen “kendimizi” ve üzerimizdeki sistemik etkileri de birer “veri” olarak gözlemlemeyi sürdürebilirsek, o zaman sistem için faydalı duruma gelebiliriz. Kurt Lewin tarafından geliştirilen alan teorisi, ancak sistemlerin insanlar üzerindeki etkisini anlayarak sistemleri ve insanları anlayabileceğimizi söylüyor. Bunu yapmanın en önemli araçlarından biri de kendimiz üzerindeki etkileri fark edebilmek, objektif olarak gözlemleyebilmek ve bunları birer veri olarak kullanabilmek. EGCP‘de “kendini kullanmak – use of self” olarak tanımladığımız bu duruş, yapmak için ciddi miktarda prezans geliştirmek gereken, fakat sahada en etkili olan araçlarımızdan bir tanesi.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, her insan gibi biz de sistemlerin içine girdiğimizde, sistemler bizi içindeki diğer insanları etkiledikleri gibi etkilemeye başlıyorlar. Bize eğitimizde öğretilen ve ağzımızda sakız gibi çiğnediğimiz “biz koçlar, danışanımıza doğruları söylemek, onların “öğretmenleri” veya “gölge yöneticileri” olmak için burada değiliz, biz onlarla en fazla eşit düzeyde etkileşime girip, onların kendi içlerindeki bilgeliği ortaya çıkarmak için buradayız” yaklaşımının içinde kendimizi görmek istesek de, herhangi bir sisteme girdiğimizde, işimizin doğası “bilgi satmak, bilgiyi arttırmak, bilgiyi ortaya çıkarmak” gibi bir şey olduğu için doğal olarak bir “otorite” olarak görüleceğiz, görülüyoruz, ve bu çoğumuzun bir takım duygusal ihtiyaçlarına iyi geliyor. İşin, koçluğun “uzmanı”yız, şirketin “yönetici”lerine, hatta bazen en tepedeki adam veya kadına “gelişimi” için hizmet veriyoruz. Sistem, kendi duygusal ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için, bizi kendi kafasında ve değerler yapısında bir yere oturtmaya, bizi belli şekillerde tanımlamaya çalışacak, bize belli roller biçecek, bizi belli şekillerde hissetmeye zorlayacak, bizden belli tepkiler almaya çalışacak. Bazen kendimizi önemli, değerli, etkili, uzman, otorite görme ihtiyacımızdan yakalayacak bizi, bazen de yetersizlik duygusu, etkisizlik, herşeyin sorumluluğunu almak, bir işe yaradığını görmek, maddi güvence, vs. gibi başka zayıflıklarımızdan faydalanmaya çalışacak, ve bizi de sistemin bir parçası yapmak ve kendi mevcut durumunu korumak için çaba gösterecek. Bunu kötü niyetli olduğu için, belli bir grup herşeyi sabote etmek istediği için yapmayacak. Sistemler bunu yaptığı için yapacak. Sistemlerin doğası alanlarına giren insanları benzer şekillerde etkilemeye çalışmak ve kendisinin bir parçası yapmak olduğu için yapacak. Sistemlerin en temel özelliklerinden birisi homeostasis, yani mevcut dengeyi korumak olduğu için yapacak. Bir önceki yazımdaki hikaye işte bunu anlatıyor. Tepeler, ortalar ve altlar ve sistemle etkileşime girenler bu yüzden ne yapıyorlarsa onu yapıyorlar. Biz niye onlardan daha farklı olalım ki? Eski bir Harvard profesörü olan, sonradan ruhsal bir öğretmene dönüşen Ram Das’ın meşhur sözü işte bu “alan etkisi”nden bahsediyor: “Aydınlandığını mı düşünüyorsun? Haftasonunu (kök) ailenle geçir de gör!”.

İşte bu yüzden, biz koçların sistemle etkileşime geçerken, sistemin etkileri içerisine kendimizi kaptırmak yerine, uyanık kalmamız, gözlemci konumuna geçmemiz ve bu etkileri sistemin kendi içindeki kişileri nasıl etkilediği ile ilgili birer “veri” olarak algılayabilmemiz elzem. Bu etkileri “objektif” olarak izlemek ve gözlemlemek yerine, sistemin etkisine kapılıp, bu etkilerin “öznesi” olursak, bizim de sistemdeki destek vermeye çalıştığımız kişilerden bir farkımız kalmayacaktır. Biz kendimiz bunu yapabilirsek, destek verdiğimiz kurum liderlerinin de aynısını yapmalarına destek verebiliriz. Robert Kegan‘ın da dediği gibi, “gelişim, insanın ‘öznesi’ olduğu düşünce, inanç ve deneyimleri, ‘nesnel’leştirebilmesi, onları kimlik olarak görmek yerine onlara bakabilmesi” ile gerçekleşiyor. İnsanlara gelişmeleri için koçluk yapmak demek, onların kendi üzerlerindeki etkileri ve bu etkilere verdikleri yanıtları, bunların kökenlerini ve sonuçlarını nesnel bir biçimde incelemelerine, yeni farkındalıklar yaratmalarına ve yeni seçimler yapmalarına destek olmak demek. Bunu yapabilmek için de öncelikle bizim bunu yapmayı becermemiz gerekiyor.

Bunu yapmaya çalışan koçların en fazla düştüğü tuzaklardan bir tanesi ise bu sefer sistemlerin karşısında yer alır pozisyona geçmek, sistemleri bozuk görerek sisteme sistemi düzeltmek ve iyileştirmek üzere girmek. “Kar amaçlı kurumlar kötüdür, hatta şeytandır, insana karşıdırlar, ego-merkezlidirler, zararlıdırlar, vb. vb.” gibi görüşlerle, yani o kurumdan ve o kurumlardaki insanlardan “daha iyi” olduğunuzu düşünerek o kurumla etkileşime geçerseniz, bu kibriniz, o kuruma destek olmanızın önündeki en önemli engel olacaktır, ve aslında muhtemelen yine sistem içerisindeki parçalardan birinin, muhtemelen bir alt grubunun düşünüş biçimini üstlenmiş olacaksınız. Öte yandan aynı bireyler gibi kendine bir psikolojik kimlik edinmiş olan destek verdiğiniz kurum, bu kimliğine göre dengeyi korumak için bir fırsat edinmiş de olacak. Etkileşimde bulunduğunuz kurum, “narsistik” özellikler gösteriyorsa sizi hızlı bir biçimde dışarı tükürecek ve “haddinizi bildirecektir”, yok eğer yetersizlik ve aşağılık duyguları çeken bir kurumsa kendisini kurtarılacak bir zavallı ve sizi de kurtarıcı konumuna koyarak, siz gelmeden önce de yürüttüğü paternini sizin üzerinizden yürütmeye devam edecek, daha iyi duruma gelmesini kendi eli ile engelleyecektir. Her iki durumda da homeostasis korunacaktır. Aynı bireysel danışanlarımızda olduğu gibi.

O açıdan kurumlarla (ve aslında herhangi bir kimseyle) çalışmaya aday biz koçların edinmesi gereken en önemli yetkinliklerden biri, sistemleri oldukları gibi ve kendi çevreleri, bağlamları içerisinde görebilmek ve şu gerçeği gerçekten kafamıza kazımaktır: “Herhangi bir sistem, herhangi bir zamanda, mevcut bilgi, farkındalık, koşul, durum ve kaynakları ile yapabileceğinin en iyisini yapar”. Bu sistem bir birey de olabilir, bir takım da, bir kurum da, bir ülke de, veya tüm dünya da. Bir sisteme ve içinde bulunduğu duruma öncelikle saygı duymadan, onu değiştirmeye çalışmadan, merakla, ilgiyle, onun öğretmeni değil de öğrencisi olmaya niyetli bir biçimde yaklaşmadan onu tanıyamaz, anlayamaz ve kavrayamayız. Bunu yapmadan da o sistem/kurumun ve sistem içerisinde destek olmaya çalıştığımız alt sistemlerin (yani bireylerin, liderlerin, takımların) kendilerini ve içinde bulundukları sistemi anlamalarına, körlüklerini “görmelerine”, bir şekilde görmezden geldikleri parçaları içlerine almalarına ve bu sayede yeni ve daha etkin seçimler yapmalarına destek olamayız.

Bunu yapabilirsek, yani çoğu zaman enerjisini içimizdeki yetersizlik ve varlık korkularından alan kibirimizle yüzleşip de, destek olmak amacı ile yola çıktığımız kişiler ve sistemlerin karşısına olduğumuz gibi, bu kişi ve sistemlerin üzerlerimizdeki etkilerinin farkında, bunlar tarafından yönetilmeden ve bu etkileri veri olarak görerek, yani uyanık olarak oturabilirsek, işte o zaman bahsettiğim “farkındalık” ajanları haline gelme şansı edinebiliriz. İşte o zaman, bundan sonraki yazılarımda sizlere sunmaya çalışacağım bazı anlam haritaları ve modelleri, diğer edindiğimiz bilgiler gibi bizi diğerlerinin üzerinde konumlayan ve gerçeklikten ayıran birer filtre değil de, o gerçekliği anlamamıza yarayan fakat hiç bir zaman gerçeğin kendisi olmadığını bildiğimiz birer araca dönüşecektir. İşte o zaman, asıl öğrenenin biz olduğumuzu idrak edebilir, ve gerçekten faydalı olmaya başlayabiliriz.

Bundan sonraki bir kaç yazım sistemleri ve içindeki kişileri anlamak için kullanabileceğimiz bazı model ve anlam haritaları üzerine olacak.

Comments

comments

One Comment

  1. yasemin okçu Eylül 5, 2012 at 1:01 pm - Reply

    merhaba ,
    Sistemlerin sınırında durabilmek ve bu sınırdan bakabilmek ancak kendini bilmek ile mümkün olur ,sistemler bireyleri içine alarak beslenmek üzerine tasarlanmıştır ,
    aslında beslendiğini sanan birey besin maddesine dönüşmüştür ,
    sistemlerden beklenti içine girdiğimiz anda tutsaklık başlar , bu tutsaklık beklentiye bağlı kaygı ,korku , endişe , vb bir sürü negatif duyguyla beslenmeye başlar ,
    hiçbirşey beklemeden sisteme entegre olabilen kişiler ise farkedildikleri anda sistemin dışında kalırlar , sistemle organik bağları yoktur ..
    Eskiler gönül bağları ile organik bağ oluştururlardı .
    Sistemin beslendiği kişiler ile sistemden beslenen kişiler arasında çok ince bir köprü var , köprünün üstüne çıktığınız anda karşıya geçmiş olanlar hemen köprüyü sallayarak sizi köprüden atmaya çalışıyor , bunun içinde güç , otorite ,para , ünvan vb şeyler kullanılıyor , bu davranışın altında bilinçaltındaki kıtlık programı olabilir yada başka birşey ..
    köprünün üzerinde kalarak karşıya geçmeye çalışan kişinin köprüde kaldığı süre 7 yılı geçmişse , artık köprü olmuştur …….
    karşıya geçmişse ya kendini bulmuştur yada tümüyle kaybolmuştur ……………
    1990 sonrası doğanlar sistemlerle hiçbir organik bağ kurmadıkları için sistemleri beslemiyorlar ve tüm sistemler değişim dönüşüm geçirmek zorunda kalıyor …….

    saygılarımla
    yasemin okçu

Bir Cevap Yazın