Paris Saldırısı Sonrasında Ucu Sana Dokunan Bir Değerlendirme

Yakın zamanda yurtdışında katıldığım bir eğitimde aktarılan bir olay, bugünlere ve yaşadıklarımıza ışık tutuyor. Biraz sanki bize uzak gibi duyulsa da çok alakalı, ve ucu doğrudan sana dokunuyor bu yazının.

ABD’de 2000 yılı başkanlık seçimlerinin sonucunu Florida seçimlerinin sonuçları belirlemişti. Seçimlerde kazanan Bush’un rakibi Al Gore ile arasında bir kaç yüz oyluk fark vardı. Seçim öncesinden gelen bir takım usulsüzlük ve tartışmalı uygulamalar nedeni ile Demokrat Parti, seçim sonuçlarına itiraz etti ve yeniden sayım istedi. Bu konuda karar verme yetkisi elinde olan seçim sürecinden sorumlu olan valilik görevlisini (sanırım eyalet bakanı gibi bir görevi vardı), demokratik sürece bağlılığı, dürüstlüğü, ve özellikle seçim sürecinde eşit yaklaşım gösterme arzusu ile tanınan bir kişi olarak aktarıyor bu hikayeyi anlatan kişi. Ancak aynı zamanda Cumhuriyetçi Parti’ye de bağlı bir kişiydi. Üstelik, kendisini bu pozisyona getiren Florida Valisi, başkan adayı George Bush’un kardeşi Jeb Bush’tu…

Bu iki sadakat arasında bir seçim yapmak zorunda kalan ve şu an ismini bilmediğim ve araştırmaya da üşendiğim bu kişi, belki de sadece o seçim sonucunu değil, tarihin gidişatını değiştirdi. Al Gore’un başkan yardımcısı olarak içinde yer aldığı Bill Clinton yönetimi, Ortadoğu’da yer alan ülkelerin sınır bütünlüklerinin korunmasını ve gelişmelerin diplomatik süreçlerle yürütülmesi gerektiğine inanıyor, bu şekilde bir politika güdüyordu. Bu kişinin kararı ile yeniden sayım yapılmadı, ve Bush’un seçilmesi ile Amerikan dış politikası, özellikle de Ortadoğu politikası, hemen ardından gelen 9-11 saldırısının da yardımı ile tamamen değişti.

ABD ve İngiltere Irak’ı kanıtı olmayan, gerçekçi olmayan iddialarla işgal etti. Kuramadığı egemenliği mezhep çatışmalarını desteyerek sağlayabileceğini düşündü koalisyon. O güne kadar bir şekilde sağlanan Sunni – Şii dengesi Şii güçlerin lehine bozuldu. Bölgede güvenliği sağlayamayan koalisyon güçleri, destekledikleri Irak hükümetinin işsiz ve güçsüz bıraktığı Sunni kökenli Irak askerlerinin IŞİD ve benzeri aşırı köktenci gruplarca sahiplenilmesine engel olamadı. Daha sonra tüm Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da sanki demokratik taleplerine sahip çıkan bir halk hareketi gibi başlayan kıvılcım, Suriye’de hepimizin de gözlemlediği gibi beklenenden çok daha farklı sonuçlara yol açtı, farklı politik hırsların ve hayallerin de etkisi ile. (IŞİD’in nasıl oluştuğu ile ilgili VOX adlı internet dergisinde çok güzel analizler var, ilgilenenler için).

Tüm bunların sonucunda bu güne geldik. Ve işin başlarında bir yerde, (ki o da baş sayılmaz, ardı ardına belki de binlerce yıl öncesinden bugünlere kadar gelen ve birbirini doğuran binlerce koşuldan yakın zamanda yer alanlardan sadece bir tanesi) seçimlerin sağlığından sorumlu bir kişinin, sağduyusunu ve adalet duygusunu bir kenara bırakması, görevinin ne olduğunu unutması, kendi temsil ettiğini iddia ettiği değerler yerine mahalle baskısına boyun eğmesi, kendi siyasi kariyerini ülkesinin adil bir seçimle temsil edilmesinin önüne koyması, bizi bugünlere getiren olaylar sinsilesi içinde ne kadar önemli bir halka gibi gözüküyor, sizce de öyle değil mi?

Eminim ki o kişi gerçekten bağlıydı o değerlere ve görevine. Belki kararından hemen pişman oldu. Belki de çoğumuzun yaptığı gibi vicdanı ile yüzleşmeyi göze almayıp kendini haklı çıkaran bir hikaye yazdı.

Azıcık farkında olabilse, üzerindeki baskıları farkındalıkla gözlemleyebilse, kendine “şu anda en önemli olan şey ne?” diye sorabilse, başka bir karar verebilirdi belki. Ama yapamadı.

Çünkü uykuda idi.

Baskılara, korkularına, hırslarına, arzularına yenik düştü. Ve bu olayın da önemli bir tanesi olduğu koşulların sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Dediğim gibi herşeyi tek bir olaya bağlayamayız, bu olay tek bir damla, ama bu damla olmadan da o bardak belki de dolmayacaktı, sevgili Cem Şen‘in de dediği gibi.

Seni ve beni ilgilendiren kısmı şu olayın.

Dün Fransa’da, Bağdat’ta, İstanbul’da, Ankara’da olandan yakınıyorsun ya…

Senin, politik ve dünya görüşünden bağımsız olarak, ister sapına kadar laik, modernist, post-modernist ol, isterse sapına kadar dinine bağlı bir kişi (ki bu ikisi de bir arada olabilir bu arada), muhtemelen benimle ve bu yazıyı okuyan diğer herkesle paylaştığın değerlerin, sadık olduğunu iddia ettiğin ideallerin var ya.

Acaba sen nerede sattın onları? Sen hangi korkun, hangi endişen, hangi arzun yüzünden, yanlış bardağa düşürdün damlanı? Nerede uykuya daldın, farkındalığını kaybettin, ve kendi değerlerine göre yapman gerekeni yapmadın, yapmaman gerekeni yaptın, susman gerekirken konuştun, konuşman gerekirken sustun?

Nerede unuttun elinde olduğunu sandığın hiç bir şeyin aslında sana ait olmadığını ve onları korumaya çalıştıkça onları kaybetmeyi belki de kesinleştirdiğini? Ne zaman aldığın kararların aslında nasıl sonuçlandığı ile başa çıkamayınca vicdanın, onun sesini duymamayı seçtin? Ne zaman kendini haklı çıkaran bir hikaye yazdın ve onun saçağına sığındın? Bu hikayeyi desteklemek için o hikayede senin gibi olmayan herkesi düşman ne zaman ilan ettin?

Bardağın içindeki senin damlan ne?

Ve şimdi ve şu an, verdiğin kararlarla, hangi damlayı, hangi bardağa düşürmektesin ey kardeşim? Farkında, değerlerim diye ilan ettiğin şeylerle gerçekten uygun şekilde mi karar veriyorsun, yoksa korku, endişe, gerçekçi olmayan arzularına yenilerek, uykuda mı? Vicdanının sesini duymaya gerçekten müsaade edebilir misin şu anda?

Unutma, o taşan, taşacak bardağın içinde, senin de damlan var.

Comments

comments

By | 2016-08-03T14:05:00+00:00 Temmuz 15th, 2016|Categories: Blog|0 Comments

Bir Cevap Yazın