Herkesin bildiği, ama kimsenin görmek istemediği gerçekler…

Başımıza en büyük belayı aslında gerçekçi olmayan beklenti ve isteklerle açıyoruz dedik…

Mesela kontrol arzusu…

“Sonuçlar, insanlar, davranışlar ve tüm olgular üzerinde mutlak kontrole sahip olayım.”

“Her şey, benim istediğim gibi, benim istediğim şekilde, benim istediğim hızda, benim istediğim zamanda olsun.”

“İstediğim şeyler başıma gelsin. İstemediğim şeyler başıma gelmesin.”

“İnsanlar istediğim şekilde düşünsün, hissetsin, davransın.”

“Ve ben insanlarla nasıl iletişim kurduğumla uğraşmak zorunda kalmayayım”.

Oldu canım!

Bunlar bu şekilde ifade edildiğinde bunların doğru olamayacağını bildiğimiz halde, hayat içerisinde ilerlerken, özellikle de bir yerdeki sonuçlar ve insanlardan sorumluyken, nedense bu anlayış ve bilgimiz davranışlarımızı etkilemiyor.

Bu sorumlu olduğumuz alan ister liderlik, ister yöneticilik, ister anne babalık olsun, biz yine bu yanlış beklenti ve arzuların elinde yaşıyor, düşünüyor, hissediyor, davranıyoruz.

Aslında bizi yoldan çıkaran diğer tüm yanlış beklentilerimizde de bu kontrol düşkünlüğünün izlerini bulmak mümkün:

Ne olursa olsun bizi insanlar, diğerleri sevsinler istiyoruz.

Onların bizim hakkımızdaki duygu ve düşüncelerini kontrol etmek, bizim için çok ama çok önemli. Her şekilde “masum” görülmek istiyoruz.

Adem ve Havva’nın hikayesinde, yasak meyvesini yedikleri için cennetten kovulma nedeni olan o ağacın ismini bilmiyoruz belki de…

Hayır elma değil. Tabi, elma ağacı ama konu elma değil… Popüler kültürde hep yansıtıldığı gibi seks de değil. O ağacın ismi kutsal kitaplarda “Bilginin Ağacı” olarak geçiyor. Yani doğru ve yanlışın bilgisinin ağacı.

Yani diyor ki kadim bilgelik: Karar verme yetisini eline alan hiç kimse, bundan sonra cennette kalamaz, yani “ben masumum” diyemez. Çünkü kararların mutlaka başkalarını etkileyecek. Sen karar verdikçe, bazıları mutlu olacak, bazılarının umurunda olmayacak, bazıları da mutsuz olacak… Bununla yüzleşemezsen, özgür de olamazsın…

O kadar çok lider, yönetici, bu gerçekle yüzleşmediği için hem kendilerinin, hem çalışanlarının, hem de kurumlarının başına iş açıyorlar ki! O kadar çok anne baba, eş, arkadaş, evlat, aslında hem kendileri hem de aileleri/ilişkileri için doğru olan, yapılması gereken, söylenmesi gereken şeyleri, bu eylem ve sözler pek de popüler olmayacak, tepki ve muhalefet yaratacak, ve belki de kendileri ile ilgili memnuniyetsizlik yaratacak diye yapmıyor, söylemiyor ki…

Bu aslında çok gerekli ve sağlıklı sınırları koymama eylemine sevgi ve şefkat diyoruz, bunların amacının kısa vadede sadece bizim kendi içimizde bir “masumiyet” veya “seviliyorum” algısı yaratmaktan başka bir şey olmadığını, ve uzun vadede sevdiğimi söylediğim insanlara, aileme, çocuklarıma, eşime, çalışanlarıma, kurumuma daha büyük zarar vereceğini uygun bir şekilde göz ardı ederek…

Bu da yetmiyor, garanti istiyoruz. Tüm yaptıklarımız, eylemlerimiz, o istediğimiz sonucu versin istiyoruz. Bunun iyi olacağına söz istiyoruz. Garanti verilmezse eyleme geçmiyoruz bazen, bu sayede istediğimiz sonuçların gerçekleşmemesini garanti altına aldığımızı unutarak…

Ve, her şeyin benim istediğim gibi, benim istediğim şekilde, benim istediğim hızda ve benim istediğim zamanda olmasına da “adalet” ismini takıyoruz. Bizim istediğimizi vermeyen herkesi adaletsiz olmakla suçluyoruz, bunun ne kadar adaletsiz bir tutum olduğunu umursamayarak…

Tüm bunların, kontrolün, masumiyetin, garantilerin, adaletin ve en nihayetinde mutlak ve kalıcı tatmin hissinin peşinde koşarken, yaşamda etkin olmak için en önemli şeylerin ellerimizden kaçtığının farkında bile olmuyoruz: sorumluluk ve güç…

Başıma ne gelirse gelsin, kendimi hangi durum ve koşullar altında bulursam bulayım, zihnimde ve kalbimde ne olduğunu belirlemenin, dikkatimi neye vereceğime karar vermemin, eylemlerimi kendimi adadığımı söylediğim değer ve büyük amaçlarıma uygun olarak gerçekleştirmenin sorumluluğu ve gücü… Bu anda ve bu alanda, şimdi ne düşüneceğimin, hissedeceğimin, yapacağımın ve bu şekilde kaderimi etkilemenin sorumluluğu ve gücü…

Ve her ne kadar bu sorumluluk ve gücü ele almak, en mantıklı şey, hatta siz bu yazıyı buraya kadar okuyan okurumu belki de heyecanlandıran, kalbini titreten bir şey bile olsa, en kolayı yine de kontrolün, masumiyetin, garantinin, adaletin ve peşinden koştuklarımızın bize veremeyeceğini bildiğimiz tatmin arzusunun ardına takılmak…

Ancak bunun yan etkileri ve yol açtıkları da azımsanacak gibi değil…

Devamı gelecek yazıda…

Comments

comments

By | 2014-12-15T01:04:22+00:00 Aralık 15th, 2014|Categories: Blog, Liderlik|2 Comments

2 Comments

  1. Tuba Suphiye Durbin Aralık 16, 2014 at 12:41 am - Reply

    Yine herzamanki gibi dikkati ceken, kendimizi her anlamda sorgulamamiz gerektigini hissettiren bu ogretici icerikteki paylasiminiz icin cok tesekkurler..
    Her kim ya da ne olursak olalim, ister kadin ister erkek, ana- baba, patron-calisan vs. Oncelikle insani erdemlere sahip, saygili, sevgili bir insan olmali ve insanca davranmayi bilmeli ya da ogrenmeliyiz.
    Her birimiz bu cerceve icerisinde tutum ve tavir takinip-sergilersek, ne hak gecmis, ne de hukuk ciğnenmiş olacaktir.
    Ve ortak(karsilikli) tatmin ve menfaat paydasinda bulusmak kolaylasacaktir nacizane fikrimce.
    Her gununuz guzelliklerle, guzeli bilenlerle gecsin dilegimle.
    Saglik ve sevgiyle…

  2. […] Aslında mümkün olmadığını bile bile her olguyu ve her sonucu kontrol etme, garanti altına alma, bizim istediğimiz gibi olmasını sağlama istek ve çabamız bizi gücümüzden ve aslında en derinde ulaşmak istediğimiz ve ulaşabileceklerimizden uzak tutan şey… (Birinci engelle ilgili yazımıza buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.) […]

Bir Cevap Yazın