Eski Yöneticiler, Yeni Koçlar

Bir sorunumuz var. Mutlu değiliz. Tatmin olmadık. Bize verdiklerinizden, yaşamın bize sunduklarından memnun değiliz. Razı değiliz. “Daha fazlasını” istiyoruz. Hepsi bu olmamalı, bize anlattıkları yaşam böyle değildi. Hani hayallerimiz, hani umutlarımız? Hani biz bir fark yaratacaktık? Hani biz daha öteye gidecek ve götürecektik? Hani biz hem kendi yaşamımızda, hem de dünyada farklı bir şeylerin sorumlusu olacaktık?

Danışanlarımla bir çok değişik hedef ve konu üzerinde çalıştım: Bazıları kendi işini kurmak üzerinde çalışıyor, bazıları kariyerinde ilerlemek istiyor, bazıları yaşamını, hedefleri ve öncelikleri etrafında yeniden tasarlıyor, bazıları özel yaşamını kontrol altına almak yolunda, bazıları ise isteyerek veya istemeyerek yaşamını yeni baştan ele almasını gerektiren bir değişim sürecinde. Ancak neredeyse istisnasız olarak bütün danışanlarımın ortak bir takım istekleri var: Faydalı olmak, bütüne katkıda bulunmak, kendilerinden daha büyük bir şeyin, fikrin, idealin parçası hissetmek, en güçlü yanlarını, değerlerini, yaratıcılıklarını, kendilerini ifade etmek. Çünkü artık kişisel gelişim ve başarı, temel insan haklarından birisi.

Anne babalarımız için bu bir hak değildi. Onlar önlerine konan şeye razı olmuşlardı. Onlar tüccar, işçi, avukat, iş adamı/kadını, çiftçi, mühendis, doktor, hemşire, yönetici, ev kadını, memur olmuşlardı, ve pek de sorgulamamışlardı, işleri onların psikolojik ve duygusal ihtiyaçlarını ne kadar tatmin ediyor, katkıda bulunmalarına ne kadar imkan veriyor, kendilerini geliştirmelerine ne kadar yardımcı oluyor. Görevlerini ve işlerini ellerinden geldiğince yapmaya çalışmışlardı. Ama biz, birey olarak, kendi başımıza yaptığımız etkiyi ve bunun bize sağladığı tatmini hissetmenin peşindeyiz.

Bizim kafamız karışmış durumda. Biz, eski tip düşünen şirket ve yöneticilerle, modası geçmiş ekonomik, sosyal ve idari sistemlerle, bizim kendilerine ters biçimde davranmamıza izin vermeyen uyanan değerlerimiz ve isteklerimiz arasında sıkışıp kalmış durumdayız. Artık “Türkiye böyle, ne yapalım”dan, “eski köye yeni adet mi getiricen”den sıkıldık, razı değiliz. Neden, ne için artık bize uymayan, yaratıcılığımızı, yapabileceklerimizi sınırlayan, köhneleşmiş sistemlerin içinde kalmak zorunda olduğumuzu anlayamıyoruz.

Bize tutkumuzu, ne istediğimizi bulmamızı söyleyen, o zaman mücadelenin kolay olacağını anlatan, bizim içinden geçmekte olduğumuz süreci bundan 25 yıl önce yaşayan ve hala da bitirememiş memleketlerde yazılmış kitaplardan da bunaldık. Biz geçiş kuşağıyız. Biz anne babalarımız gibi, hatta onlardan da ileri devrimcileriz aslında, onların toplumsal olarak beceremediği devrimi bireysel olarak gerçekleştirmeye çabalıyoruz. Bizim devrimimiz yaratıcılık devrimi. Bizim devrimimiz içimizde bütünleşme devrimi. Bizim devrimimiz kendini ifade devrimi. Ve çok yavaş da olsa çalışmak, üretmek, yaratmak, yönetmek, sahip olmak üzerine paradigmaların sarsıldığını, yeni yeni kavramların ortaya çıktığını görüyoruz. Ve hayır, kolay değil, olmuyor, olmayacak. Biz geçiş kuşağıyız. Biz müjdeli aydınlık günlerle eski sınırlı paradigmalar arasında sıkışmış bir kuşağız.

Belki daha havai fişeklerini ateşlemek için çok erken. Ama eski yönetim sistem ve teorilerine bağlı kalan işverenleri ve “müdürleri” yakın zamanda kötü sürprizler bekliyor gibi gözüküyor. Yavaş yavaş fark ediyoruz ki çalışanları doğal olarak tembel, yaratıcılıktan yoksun, üretken olabilmek için net ve kesin talimatlara ve bir ceza sistemine ihtiyaç duyan, yetersiz ve temelinde kötü niyetli varlıklar olarak gören yönetim modellerinin başarabildiği tek şey, gerçekten de bu profile uyan çalışanlar yaratmak.

Ama biz bu profile uymuyoruz. Biz inanıyoruz ki, diğerleri de bu profile uymuyor aslında. Biz işi başarmanın içsel tatmini ile motive oluyoruz. Biz, eğer yaratıcılığımızı ifade etmemize izin verilirse, işimizi duygusal olarak sahipleneceğiz. Biz ait olduğumuz kurumun hedeflerini anlamak ve bu hedeflere katkıda bulunmak istiyoruz. Biz bize talimat veren değil, yön veren, bizimle dürüst, düzeyli ve insanca iletişim kuran, duygusal zekaya sahip, hedeflerimize ulaşmamız için bize destek olan, hatta meydan okuyan yöneticilerle çalışmak istiyoruz. Biz takdir edilmek, doğru ve yanlış yaptığımız şeyleri bilmek, çalıştığımız firma, yöneticilerimiz ve iş arkadaşlarımız için değerli ve önemli olduğumuzu hissetmek istiyoruz. Biz kurumumuzun sosyal katkılarıyla gurur duymak istiyoruz.

Gitgide sayıları artan bu duygusal zekaya sahip insanlar şu anda durumlarına razı olmuş gibi duruyorlarsa da, sanki işleri olduğuna ve her ne olursa olsun hayatlarını kazanabildiklerine seviniyor gibi gözüküyorlarsa da, bu sizi aldatmasın. Danışanlarım arasında o kadar çok var ki kendilerine “müdürlük” değil de koçluk yapılan, kendilerini ifade etmelerine, güçlü yanlarını kullanmalarına ve yaratıcı olmalarına imkan sağlayan bir işe gözü kapalı daha düşük bir maaşla geçmeye hazır olan insanlar. Şunu fark etmeniz gerekir ki bu imkanları sağlayan bir firma, kendisi de bu değerlere inanan, aslında “insanlardan” oluşan bir organizma olduğunu fark eden bir kurum, en yetenekli, en üretken, en yaratıcı ve en kaliteli çalışanları da bünyesinde toplayacak ve tutacaktır.

Sakın kendinizi kandırmayın, “bütün bunlar bizim ülkemiz için lüks” diye. Çünkü diğer yandan bir çok kurumsal danışanımla şirketlerinde bu çalışana güç veren kültürü, koçluk kültürünü yerleştirmek için çalışıyoruz. Eğer siz de çalışma ve yönetim hakkındaki yaklaşım ve inançlarınızı gözden geçirmezseniz, işte o zaman, size gerçekten istediğiniz o modası geçmiş teorilere ve profile uygun çalışanlardan başka bir şey kalmayacak. Sizce hangi yapı daha mutlu insanları barındırır, ticari ve manevi açıdan daha başarılı olur?

Comments

comments

By | 2014-08-01T14:37:17+00:00 Ekim 22nd, 2003|Categories: Blog, klasikler|0 Comments

Bir Cevap Yazın