Dört Boyutlu Kap: MareFidelis Klasikleri

Bir şirketle olsun, yöneticiyle olsun, veya yaratıcıyla olsun, herhangi bir koçluk çalışmamda yaklaşımımı ve bütün süreci bazı kavramlar, düşünce setleri ve paradigmalara dayandırırım. Bunlar temelde yatan gerçeklerdir. Bunlar bütün koçluk ilişkisinin içinde varolduğu kabı oluştururlar. Bu kavramlar sınırları çizerler, ve hiç de rastlantısal olmayan bir biçimde, anlamlı bir yaşam sürmenin de temellerini oluştururlar. Bu temel paradigmalardan bence en önemli dört tanesinin altını çizmek istiyorum bu yazımda.

Sonuçta herşey insana dayanır. Fark edin ki konuştuğumuz her şey, ister bir ürün olsun, bir pazarlama planı, yönetim, planlama, strateji oluşturma, liderlik, markalaşma, ne olursa olsun, tek bir şey hakkında: İnsan. Herhangi bir organizasyon, bu ister bir aile olsun, ister bir şirket, ister bir ülke, onu oluşturan insanların özgün yaratımıdır. Bu noktayı gözden kaçıran liderler, yöneticiler, şirket sahipleri, yaratıcılar, sanatçılar, pazarlama uzmanları, ve evet, koçlar, kendi “ağırlıkları” altında ezilerek yok olmaya mahkumdur.

Peki, nedir bu insan? Daha önceki bir yazımda, eğer insandan ilişki içinde olabildiği herşeyi – yani kendisi dışında görüp de adlandırabildiği herşeyi, örneğin vücudunu, düşüncelerini, duygularını – alırsak, geriye ne kalır insan olarak diye sormuştum. Geriye kalan tek şey, insanın ilişki kurabilme kapasitesidir, ki Medard Boss’a  göre bu varoluşun tek temeli ve olasılığıdır. Ve biz bunu farkettiğimizde, yaşamımız değişir, ve anlam kazanır. Çünkü fark ederiz ki varolmamızın nedeni ben değil, sendir.

Yapılar, güçlü temellerin üzerine kurulduğu zaman en sağlam ve yükselmeye elverişlidir. Günümüz sistemlerinin ve eğitim sistemimizin en zayıf yanı, zayıflıkların üzerine kurulmuş olması. Şirketlerin eğitim programları hazırlarken genellikle “eğitim fırsatları” belirlenir ve bu alanlara ağırlık verilir. Bu “fırstlar”, şirketin geliştirebileceği ve ustalık seviyesine getirebileceği güçlü yanlar değildir malesef. Bu, şirketin en zayıf alanlarıdır, ve bu zayıflıklara bir sürü zaman, para ve çaba harcanır.

Bu konuda yazdığım bir yazıda, Gallup’un 1.7 milyon çalışan üzerinde yaptığı araştırmaya göre, ancak yüzde yirmilik bir kısmın işlerinde her gün en iyi yaptıkları şeyleri yapma fırsatı bulduklarını paylaşmıştım. Bu rakam, belki de dünyanın neden bu kadar çok mutsuz, doyumsuz ve vasat insanla dolu olduğunun nedenlerinden biri. Güçlü şirketler, güçlü yaşamlar, güçlü yanlarımıza, en iyi yaptığımız şeylerin ifade edilmesine dayanır. Yaşamı vizyonumda belirttiğim gibi yeteneklerin bir kutlaması haline getirecek olan şey, en güçlü yanlarımızı ortaya çıkarıp onları ustalık mertebesinde ifade etmeye dayanır.

Uygulama, davranışsal değişim ve eylem olmadan, strateji, planlama ve düşünce, hiç bir şeydir. Evet, bunu dedim. Düşünce hiç bir şeydir dedim. Hem de mühendislik eğitimi almış biri olarak dedim bunu. Ama bir düşünün: Kaç kitap okudunuz, ve sorunlarınızın çözümünü bulduğunuzu düşündünüz? Çalıştığınız şirkette uygulanmaya çalışılan kaç “modern yönetim modeli”nin sonu hüsran oldu? Kaç kere o mükemmel stratejinin, o harika, ince düşünülmüş planının, o harika fikrin yerle bir olduğunu gördünüz veya duydunuz? Neden “bizim ülkemizde bunlar işlemez” deniyor, bir çok ilginç yöntem için?

İster kişisel olsun, ister organizasyonel olsun stratejilerimiz işlemediğinde tekrar aynı hataya döneriz ve düşünmeye başlarız, nerede hata yaptık diye. Daha mükemmel bir strateji, daha ince planlama, daha harika fikirler… Şunu anlayalım artık, lütfen. Düşünce, sandığımız gibi problemlerin çözüldüğü, gerçekliğin yaratıldığı yer değil. Ve yukarıda gösterdiğimiz gibi, düşünce varlığın temeli hiç değil. Hatta bazen düşünce, varolmamızı engelleyen şey. Çünkü gerçekleri görmemizi engelliyor. Çünkü nerede hata yaptığımızı gözlerden saklıyor: Uygulamada!

En mükemmel strateji bile o stratejiyi gerçekleştirecek davranışsal değişikliklerle desteklenmediği sürece gerçekten hiç bir şeydir. Çünkü değişikliği yaratcak olan o süper fikir ve plan değil, onun nasıl uygulandığı ve gerçekleştiğidir, ve bunu düşünerek değil, eyleme geçerek, davranışlarınızı değiştirerek, stratejiyi uygulayarak yapabilirsiniz. Bilge Şeker’in dediği gibi yaşam düşünce değil, söz ve davranıştır.

En önemli şey, gerçekliktir. Ne yaparsanız yapın, hangi noktada olursanız olun, en iyi strateji, her zaman gerçeğin peşinde olmak ve bulunduğunda onun tadını çıkarmaktır, ne kadar acı olsa bile. Değişim ve gelişim ancak farkındalıkla, yani gerçeklerin su yüzüne çıkması ile oluşabilir. Bizi ileri götürecek tek şey, kendimiz, sonuçlarımız, ilişkilerimiz, isteklerimiz, ihtiyaçlarımız, zayıflıklarımız ve güçlülüklerimiz hakkında, işimiz ve şirketimiz hakkında, yaşam hakkındaki gerçekleri aramak, bulmak, görmek ve konuşmaktır.

Gerçek olandır. Gerçek yoruma gerek bırakmayandır. Gerçek, bizi anlamlı eylemler almaya ve çözüm üretmeye götürür. Gerçek bize işe yarayacak düşünceleri uygulamak ve işe yaramayacakları çöpe atmak için seçenek verir. Bize nerede hata yaptığımızı, nerede esnek olmamız, nerede daha çok bastırmamız gerektiğini söyler. Eski kitapların dediği gibi, “Sizi özgür kılacak şey, gerçektir.”

Yukarıda ancak özetleyebildiğim bu dört paradigma, her koçluk çalışmamın en derin temellerini oluşturuyor. Çalışmaların kendisinin ve amacının ve varoluş nedeninin insanla alakalı olduğunu bilerek ve buna saygı duyarak, ve ne yaparsak yapalım, güçlü yönleri ustalıkla kullanmayı amaçlayarak, uygulama ve davranışsal değişikliği her zaman çalışmanın odağında tutarak, ve fanatik bir biçimde arayıp bulduğumuz gerçeklerin üstüne basarak ulaşmaya çalışıyoruz bu e-derginin en altını süsleyen vizyonumuza, yaşamı, lütuf ve yeteneklerimizin bir kutlaması olarak yaşamaya.

Comments

comments

By | 2014-08-31T21:23:35+00:00 Haziran 24th, 2003|Categories: Blog, klasikler|0 Comments

Bir Cevap Yazın