Daha Büyük “Gerçekler”: MareFidelis Klasikleri

Naom Chomsky diyor ki “İnsanları pasif ve itaatkar tutmanın yolu, kabul edilebilir düşüncelerin yelpazesini kesin bir biçimde sınırlamak, ama aynı zamanda bu yelpaze içinde çok canlı bir tartışmaya izin vermek, hatta daha eleştirel ve muhalif görüşleri cesaretlendirmektir. Bu, bir yandan sistemin varsayımlarını tartışma alanına konulan limitler yoluyla güçlendirirken insanlara sanki özgür düşünce varmış hissi verir.

Bence sistemin veya bir takım gizli güçlerin bizi sınırladığını düşünmek ve bunun ardına sığınarak yaşamak da bu düşünce sisteminin sınırları içinde kalmakla hemen hemen aynı şey. Çünkü bu tip bir düşünce, aynen Chomsky’nin belirttiği gibi, en eleştirel, en muhalif görüşlerden biri bile olsa, bizi kutunun içine hapseden, tamamen güçsüz bırakan bir düşünce, kurban bilincini aşılayan bir düşünce.

Biz ise fark yaratmaktan bahsediyoruz, kendi yaşamımızda kalite yaratmaktan bahsediyoruz, ve eğer doğruysa bile, bu bahsi geçen ve perde arkasından bizi yöneten güçleri görebilmemiz için bambaşka çeşit bir özgürlüğe ihtiyacımız var.

Biz bambaşka sınırlarla karşı karşıyayız burada. Hepsinden daha korkunç, hepsinden daha zararlı sınırlar bunlar. Ve hepsinden daha güçlü biri tarafından yerleştirilmişler: “Kendimiz” tarafından. Evet, kendimiz! Bizi kendimizden, kendi kendimize koyduğumuz sınırlamalardan daha çok ne pasif ve itaatkar kılabilir! Farketmemiz gereken şey şu ki özgürlük, toplumsal değil, bireysel bir kavramdır.

O kendimize koyduğumuz sınırlar içinde kendi kendimizle ve diğer bütün insanlarla sonsuza dek mücadele edebiliriz. Bizi ve bütün dünyayı o kadar uzun süre uyarabilir, eğlendirebilir ve meşgul edebiliriz ki sadece kendi tanımladığımız sınırlar sayesinde var olan sorunlar ve zıtlıklarla, kimsenin aklına yarım metre yukarıya çıkıp da “ne oluyor aslında burada?” diye sormak gelmez. Ve tek gerçek soru da budur aslında, yanıtlamaya çalıştığımız binlerce soru arasında. Susan Sontag’ın dediği gibi, ”asıl ilginç yanıtlar soruyu yok edenlerdir.

Bu kendimize tanımladığımız sınırlar içinde dönüp durma oyununu o kadar büyük bir ustalıkla oynuyoruz ki! Örneğin “ilkeli yaşam” kavramını ele alalım. Bazılarımız yaşamda bazı şeyleri elde edebilmek için ilkelerden ödün verilmesi gerektiğini, hatta ilkelerin bizi kendi kapsülümüze hapsetmek için “egemen güçler” tarafından icat edildiğini iddia ederiz. Diğerlerimiz, bu düşüncelerin ve bu düşünceleri savunanların tam karşısındayızdır. ilkeler ve idealler için savaşmak lazımdır, ve bunu çok güzel bir biçimde yaparız. İlkesizlikle ve ilkesizlerle ciddi bir biçimde savaşa tutuşuruz. Her türlü ilkesizlik nasılsa bizim bütünlüğümüzü tehdit eden bir durum olur, iştahla savaşmaya başlarız. İlkesizliğe karşı bir savaş kazanmak, ilkelerimiz için savaşmak en yüksek ideal olur bizim için.

Ama Alfred Adler’in dediği gibi, “insanın ilkeleri için savaşması, onlara uygun yaşamasından çok daha kolaydır.” İlkelerimiz için devamlı savaşta olmak değil yapmamız gereken, her ne olursa olsun o ilkelere dayalı yaşamaya cesaret etmek. Çünkü ilkeler uğurlarında savaşılacak değil yaşama geçirilecek şeyler. Onlar uğruna savaşmak belki de onları yaşama geçirmemek için bulduğumuz en akıllıca taktiklerden biri. Yapmamız gereken tek şey, biraz yukarıdan bakabilmek olaylara. Çok değil, yarım metre.

Hiç bir sorunun iki ucunda gidip gelirken birden bire hiç düşünmediğiniz, ama birden sizi kutunun dışına çıkaran, sorunun kendisini ortadan kaldıran bir yanıtla karşılaştığınız oldu mu? O hissi hatırlıyor musunuz, o gelen muazzam özgürlük hissini?

Daha önceki bir yazımda da bahsetmiştim, ben bu hisse “gerçeklik anı hissi” diyorum. O daha büyük bir gerçekliğin ortaya çıktığı, yarım metre aşağıda savaşan iki kutubu ve sorularını ortadan kaldıran yanıt anı… İşte bu an, o daha büyük gerçeklikle karşılaşılan an, her türlü kişisel, kurumsal ve toplumsal ilerlemenin tohumlarının atıldığı an. Heidegger’ın modelindeki “bilmediğini bilmediğin”le karşılaşma anı.

Geçen gün, her giriştiği işte gerçekten başarılı olmuş bir danışanımla ile yeni kurduğu şirketin ilerlemesi hakkında konuşuyorduk. Belli bir müşterisiydi problem, bir türlü tatmin olamıyordu bu müşterisi ile ilişkisinden. Uzunca bir konuşmadan sonra birden bir şeyi farkettim: Bu danışanımın her zaman bir müşterisiyle, üzerinde çalıştığı bir anlaşmayla, biriyle problemi vardı. Ses tonuna dikkat edince, olumsuzluk içeren kelimeleri nasıl vurguladığını farkettim birden.

Konuya bu açıdan dalıp, ortaya çıkan dirençle ilgilendikten sonra, birden danışanım bana inanmaz ve suskun bakışlarla gözlerini dikip, “biliyor musun Dost” dedi, “galiba ben bu olumsuzluklardan ciddi biçimde enerji alıyorum. Bunlar sayesinde işlere daha bir dört elle saldırıyorum.” Sonra bir süre sustu, her gerçeklik anında olduğu gibi.

“Müşteri benim için gerekli mi, zararı yararından çok mu” tartışmasının bir üstüne çıkıp, “ya aslında ne oluyor burada” diye sorarak bulduğumuz bu gerçeklikle danışanım hem müşterileri ile ilişkisini, hem de kişisel enerji kaynaklarını yeni baştan gözden geçirip kendisine her açıdan yararlı ve temiz hale getirme yoluna gidebildi. 

İşte olaydaki daha üst gerçekliği bulmanın en büyük yararı bu: Bize gerçekte istediklerimizi elde edebilmek için fırsat ve seçenek sunuyor. Bu anda en büyük varsayımlarımızdan birinin yanlış olduğunu anlıyoruz çünkü: “Bilinecek her şeyi bildiğimizi ve bütün olasılıkların farkında olduğumuzu” sanmayı bırakıp “daha ne olabilir” diye sormaya başlıyoruz.

Her gerçekliğin üstünde her zaman daha büyük bir gerçeklik, daha geniş bir bakış açısı vardır ve İnsanlık tarihi evrensel gerçeklik denilen fikirlerin çürütülmesi ile ilerler…

…Ve asıl problem, kutunun içinde olup onu görememektir.

“Bilgi güçtür, ve cehalet size dokunulmazlık sağlamaz.”

Comments

comments

By | 2014-08-31T21:29:03+00:00 Şubat 25th, 2003|Categories: Blog, klasikler, Uncategorized|0 Comments

Bir Cevap Yazın