Can Kulağı İle Dinlemek… MareFidelis Klasikleri

Geçtiğimiz haftalardan birindeki yazımda ilişkilerden bahsetmiştim. Demiştim ki,

“Farkında mısınız, yaşamınızdaki herkesle, her şeyle ilişki halindesiniz… Eğer ilişki içinde olabileceğimiz hiçbir kimse, hiçbir şey olmasaydı, biz de var olur muyduk? Bir insanı insan yapan, ilişki kurabilme kapasitesinden başka nedir ki?”

İlişki kurma kapasitesini ortaya çıkaran en değerli aracımız ise “dil”. James Flaherty’nin dediği gibi, “Her birimiz, insan toplumunda yetiştirildiğimiz için, iki yaşımıza ulaştığımızda çoktan dil toplumunun da bir parçası oluruz. Çoktan herhangi bir şeyi diğer bütün şeylerden ayıran farklılıkları belirler hale geliriz. Hatta bunu konuşma yetisini kazanmadan da önce beceririz. Bu dil sayesinde ilişki kurma, bir kere başladığında hep bizle beraber kalır, hatta düşüncelerimiz bile dilin bize sağladığı olasılıklar ufkunun bir parçasıdır.” Yani dil, ilişki kurmamızı sağlayan, yani bizi insan yapan şeylerin en başında gelir.

Hemen hemen hepimiz, dili kullanmayı çok küçük yaşta öğrendik. Ve öğrendiğimizden beri de sanki bu dili kullanmak sadece konuşmak ve kendi derdimizi, düşüncemizi, ve isteğimizi karşı tarafa anlatmak için bir araç, ne aracı bir silahmış gibi kullandık. Dilden sadece sözlü iletişim anlaşılmasın. Beden dili, bakışlar, hatta sessizlik de dilin bir parçası. Hep konuştuk biz, sözlü veya sözsüz. Hep bir şeyler anlattık, hep anlayış bekledik, bizi dinlesinler istedik.

Benim hikayem, senin hikayen…

Hiç kendinizi bir tartışmanın içinde devamlı aynı şeyleri tekrar eder ve karşı tarafa fikrinizi anlatmak için çabalar buldunuz mu? Çoğu zaman içimizden “yahu bunu nasıl anlamaz? Bütün nedenler ortada! Herşey bu kadar ayan beyan ortada iken nasıl bunun aksini iddia edebilir?” diye geçirirken karşı tarafın “ama söylediklerin çok saçma!” demesi ile irkildiğiniz oldu mu?

Peki nasıl oluyor da karşı taraf göremiyor sizin anlattıklarınızın bu kadar tutarlı olduğunu? Bu kadar mantıksız mı tartıştığınız insan, çoğu zaman eşiniz, sevgiliniz, anne babanız, çocuklarınız, iş arkadaşlarınız, veya patronunuz? Neden sizi anlamıyorlar?

Bu noktada iletişim dersleri almış olanlarımız hemen sorumluluğu üzerlerine alıp “anlamıyorsun” yerine “anlatamadım galiba, bak şimdi şöyle…” diye aynı hikayeyi, onuncu kere, ama başka bir tarafından tutup açıklamaya çalışmaya başlayabilir.

Peki, gelin bir dakika durup, yarım metre yüksekten bakalım olaya. Tartıştığınız insanlar çoğu zaman belli bir zihinsel kapasiteye sahip, az veya çok muhakeme yeteneği olan, akıllı, becerikli, başarılı insanlar. Ve sizin söylediklerinizi, siz tamamen mantıklı düşündüğünüz halde anlamıyorlar. Neler oluyor burada?

Acaba, sadece acaba, tamamen farklı şeylerden bahsediyor olabilir misiniz? Farketmeniz gereken şey bence şu: İki tarafın hikayesi birbirinden tamamen farklı! Bambaşka şeylerden bahsediyorsunuz! Kadılık yapan Nasrettin Hoca’nın iki davalıyı ayrı ayrı dinlediğinde her ikisinin de kendi hikayesi içinde haklı olduğunu farketmesi gibi, siz de haklı olduğunuzu, ama karşınızdaki insanın da kendi hikayesi, verileri, geçmişi ve öz-faydası açısından haklı olduğunu farkedin. Yaşam, “ya bu ya öteki” gibi tek doğrulu, tek çözümlü yaklaşımlarla açıklanamayacak kadar kompleks bir sistem, ancak “bu ve öteki” ile anlamaya bir nebze olsun yaklaşabiliriz çevremizde olup biteni.

“Kızım sigara içme, sağlığa çok zararlı” diyen bir anneye “sağol anne ya, ben biliyorsun kara cahilim, pek zeki de değilim, yararlı sandığım için içiyorum bu sigarayı” diye alaycı yanıt verse haklı değil mi kızı! Burada fark edilmesi gereken şey konu sigaranın yarar veya zararından, hatta sigaranın kendisinden çok daha farklı bir şey. İki tarafın da hikayeleri birbirinden o kadar farklı ki!

Anne, bir yanda büyümeye başlayan kızı üzerinde otoritesini kurma ihtiyacı, kızının gerçekten hasta olması tehlikesi yüzünden kaçan uykuları, iyi anne kimliğini tehdit eden kızının kötü bir alışkanlık edinmiş olması gerçekleri ile ne kadar haklı! Ancak kızının da büyürken kendi özerkliğini ilan etme ihtiyacı, belki arkadaşları arasında kabul görmeme korkusu, ve bir yandan da gerçekten sağlığını hiçe sayıyor olmaktan gelen kimlik sorunu ile böyle bir tepki vermeye hakkı yok mu?

Tek çözüm: Dinlemek…

Gördüğünüz gibi, dili öğrenmiş olmak, gerçekten iletişim kurmak için yeterli değil. Çünkü biz dili, bize konuşmak için verilmiş bir hak olarak algılıyoruz. Ancak dil bu haktan daha da büyük bir sorumluluk getiriyor bize aslında: Gerçektendinlemek. Merak etmek. Karşınızdakinin hikayesini, düşüncelerini vardığı sonuçları haklı ve kendi içinde tutarlı kılan herşeyi saf bir merak içerisinde anlamaya çalışmak. Gerçekten sormak, karşınızdakini sizin düşünüş tarzınızı kabul etmek için manipule etmek için değil.

Düşünsenize, karşınızda normal koşullarda mantıklı, akıllı ve duyarlı bir insan var, ve sizce çok tutarlı olan sizin görüşünüzün tam karşıtını savunuyor. Nasıl oluyor da merak etmiyorsunuz, bu insan bu sonuca varmak için hangi verilere, inançlara, ifade edilmemiş kurallara sahip, asıl niyeti benim algıladığımdan nasıl farklı, hangi zor duyguları ayağa kaldırıyor bu durum onun için, bu düşüncesine ilişik hangi kimlik sorunlarıyla karşı karşıya? Nasıl karşı taraf hakkında bu kadar umursamaz, ilgisiz, ve önem vermezken sizin fikirlerinizi dinlemesini ve anlamasını bekliyorsunuz? Ayrıca yukarıdaki soruları kendi düşünce ve sonuçlarınız için nasıl kendinize de sormuyorsunuz?

Gelin bu hafta, sadece bir hafta tartışmalarımızın ve konuşmalarımızın amacını değiştirelim. Bu hafta amacımız mesaj vermek, karşı tarafa anlatmak, doğruyu görmesini sağlamak olmasın. Bundan sonra amacımız sorunu çözmek ve uzlaşma sağlamak bile olmasın, en azından en başta değil. Bundan sonra amacımız ilk önce “öğrenmek” olsun. Merakla yaklaşalım karşımızdakine, nasıl oluyor da farklı düşünüyor diye. Sorularımızı merakla soralım, “bana böyle düşünmenin nedenlerini anlatır mısın” diyelim, “daha başka?” diye soralım, “bu sonuca nasıl vardığını merak ediyorum” diyelim. Ama soru soralım, örneğin “yani sence bu yaptığın doğru bir şey mi” gibi, aslında soruyla uzaktan yakında alakası olmayan cümleler kurmayalım.

Çoğu okurumun düşüncelerini okuyorum şu an. “Ne yani, önce ben mi dinleyeceğim!!! Ya sonra o beni dinlemezse!” dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikle dinlemek demek, karşı tarafın hikayesini kabul etmek demek değil. Büyük ihtimalle sizin hikayeniz de eskisiyle aynı kalmayacak olsa da. Yaptığınız karşı tarafa kendisini ifade etmek veduyulduğunu hissetmek için kutsal bir alan sağlamak. Bundan sonra tabi ki siz de kendi hikayenizi anlatmak isteyeceksiniz, ama ancak karşı taraf duyulduğunu hissederse sizi gerçekten, can kulağıyla dinleyebilir. Ve bu durumun farkında olarak ilk adımı siz atmak durumundasınız.

Ancak maalesef burada bir risk alıyorsunuz. Karşı taraf sizi dinlemeye hazır olmayabilir. Ancak siz bunu yaptıktan sonra bile dinlemezse, zaten hiç dinlemeye de niyeti yokmuş demektir. Ancak bunu yaparsanız büyük ihtimalle sizi hoş sürprizler bekliyor olabilir. Çoğu zaman sorunlar sadece iki taraf da duyulduğunu hissettiği için bile ortadan kalkabilir. Yani dikkat edin, ortada çözecek bir şey kalmayabilir…

İnsanlara devamlı aynı şeyleri söyleyerek, onları zorlayarak, anlatarak onları değiştiremezsiniz. Değişim sürecine girebilmek için insanların en büyük ihtiyacı “duyulduğunu hissetmek” tir.

Ve inanın bana, bir insana verebileceğiniz en büyük hediye onu yargılamadan, çözüm önermeden, saf bir merakla, can kulağıya dinlemek ve duyulduğunu hissettirmektir.

Comments

comments

By | 2014-08-31T21:29:14+00:00 Ocak 28th, 2003|Categories: Blog, klasikler, Uncategorized|Can Kulağı İle Dinlemek… MareFidelis Klasikleri için yorumlar kapalı